DERİ TEKNOLOJİSİ

  Derinin histolojik yapısı

 

         Bir hayvanın derisi sadece koruyucu bir örtü olmayıp, bir çok fonksiyonları olan ve dolayısıyla yapısı da   biraz karışık bir organdır. Histolojik bakımdan bütün memelilerin derileri yapıca az çok birbirine benzer ve esas itibariyle üç tabakadan meydana gelmiştir. Bu tabakalar da ayrıca bölümlere ayrılır. Deriyi meydana getiren tabakaları basit olarak şu şekilde sıralayabiliriz:

 

A)      Epidermis                               B) Dermis

B)      Hipodermis

 

EPİDERMİS

 

 

Epidermis, derinin en dış tabakasını teşkil eder ve kendinden sonra gelen dermis tabakasına oranla çok incedir. Kalınlığı, farklı hayvanlarda değişik olup, toplam deri  iterler. Bu hücreler deri yüzüne yaklaştıkça beslenemediklerinden su kaybı sonucu boynuzlaşırlar. Şekilleri de deri yüzeyine yaklaştıkça yassılaşır. Böylece en üstteki tabaka tamamen boynuzlaşmış ölü hücrelerden ibarettir. Bundan dolayı “Corneum” tabakası adını da alır. Hayvan yaşadığı sürece corneum tabakası ince pulcuklar halinde dökülür ve bunların yerini aşağıdan gelen hücreler alır. Epidermis tabakası kan damarını ihtiva etmez. Hücrelerin beslenmesi dermis tabakasındaki kan ve lenf sisteminden difüzyon yoluyla olur. Bazal hücrelerin bir çoğu; dermisin   papiller tabakasına girmiş parmak şeklinde çıkıntılara sahiptir. Bu çıkıntılar epidermisin dermisle bağlantısını sağlar. Epitel hücreleri sadece epidermisi değil aynı zamanda kıl, yağ ve ter bezlerini meydana getirir. Epidermisin alt tabakalarındaki hücreler (melanocytes) deri ve kıla renk veren pigment taneciklerini ihtiva ederler.

 

DERMİS

 

Bu tabaka, malpiki tabakasından “Bazal zar” ile ayrılır. Malpiki hücrelerinin beslenmesi dermisin üst yüzeyine kan damarlarıyla gelmiş besin maddelerinin bu zardan geçmesi ile olur. Dermis, dericilikte istifade edilen esas deri tabakasıdır. Esas itibari ile bağ dokudan meydana gelmiştir. Dermiste bulunan başlıca bağ doku tipleri kollegen, elastin ve retikülindir. Ancak büyük çoğunluğu kollagen meydana getirir ki bu, deriye form veren en önemli maddedir. Dermis papillar tabaka girintili çıkıntılıdır ve dericilikte sırça tabakası adı verilen tabaka budur. Kıl köklerini, salgı bezlerini ve kasları ihtiva eder. Sırça tabakası dermisin sadece az bir kısmını teşkil eder. Kalınlığı derinin tipine göre değişir. Sırça tabakada bağ doku lifleri oldukça az ve incedir. Bunlar kompakt olarak birbirlerine bağlanmış olup görülen muntazam bir sıralanmaları yoktur. Kıl deliklerinin dizilmeleri ile meydana gelen sırça tabakanın şekli her hayvan türü için karakteristiktir. Mamul derinin üst yüzünde bu farkları müşahade etmek mümkündür. Böylece çeşitli hayvanlardan elde edilen deriler birbirinden ayırt edilebilir.

Bütün memeli hayvanların derilerinde ve bir hayvanın her nahiyesinde mutlak surette bu papiller bulunmaz. Mesela koyunda omuz, kuyruk dibi ve butların içinde bu girinti çıkıntılar hemen hemen yok gibidir. Katılgan doku demetleri papilla tabakasında en sık olur. Aşağılara gidildikçe gevşer. Bu gevşek kısma retiküler tabaka denir. Retiküler tabaka birbirine geçmiş kollegen liflerinden meydana gelmiş olup kollagen lifleri iyice tefrik edilebilen demetler meydana getirirler. Retiküler tabaka derinin esas tabakasıdır. Bu tabakanın lif demetleri sırça tabakadakilere nazaran daha geniştir. Kollagen lifleri genellikle dalgalı ve silindir şeklindedir. Çok sık paketlendikleri bölgelerde, daire şeklindeki enine kesitleri değişerek hegzaganol bir şekil alır. Bu doku her istikamette uzanan ve bir ağ teşkil edecek şekilde birleşen çok ince flamentlerden ibarettir.

Retiküler doku lifleri kollagen lif demetlerinin etrafını bir zarf gibi sararlar. Bu doku lifleri sırça tabakasında çok sıktır. Retiküler tabaka toplam deri kalınlığının %45–80 ini teşkil eder. İnce derilerde dermisin örgülü kısmı gayet ince bir şerit halindedir. Dermis tabakasının elastiki liflerinin ve katılgan doku demetlerinin sıklığı ve sık örgülü kısmının kalınlığı derinin kıymeti üzerinde etki eder. Esasen deri sanayinde mamul deri olarak elde edilen maddede dermis tabakasıdır. Derinin kan ve lenf damarları bakımından en zengin olan, dolayısıyla en fazla beslenen kısmı da budur.

 

HİPODERMİS

 

Hipodermis dokusu gevşek bağ dokusudur ve dermisi vücuda bağlar. Yağ depo eden, elastik ve kas dokuyu ihtiva eder. Hipodermisin alt kısmındaki dokuya subcutaneous doku adı verilir. Bu dokular dericilikte leş olarak adlandırılan dokulardır ve sepileme işleminde mekanik olarak deriden uzaklaştırılır. Yüzme esnasında vücut, ssubcutaneous doku ve hipodermisten deri kasları sayesinde ayrılır. Bu sırada dermiste meydana getirilecek kesikler mamul deriyi meydana getirecek lifleri tahrip edeceğinden derinin değerini düşürür. Bu nedenle iyi bir yüzme sepicinin işini büyük çapta kolaylaştırır.

Yağ, yağ dokusu halinde derinin iç yüzünde bulunur. Yüzme iyi yapılmamışsa oranı yüksektir. Yağın miktarı ve yayılışı hayvanın cinsine, yaşına, sıhhatine ve mevsimlere bağlı olarak değişebilir. Merinos koyunlarında yağ, deri ağırlığının %20 si olabilir. Buna mukabil genç boğa derilerinde ise sadece %0.75 kadardır. Yağ nispeti fazla olduğu zaman sepilemeden sonra deriler göze çarpar nispette yağlıdır. Mesela koyunlarda yağ hücreleri bazen o kadar fazla olur ki dermisin lifli yapısını bozarak zayıflamasına veya çatlak olmasına sebep olur. Yağ bilhassa sıcak havalarda veya konserveleme tuzlu kuru yapıldığında deriyi kokutur.

 

DERİNİN KİMYASAL YAPISI

 

Sepileme esnasında deride ne gibi değişikliklerin meydana geldiğini anlayabilmek için derinin kimyasal yapısına da kısaca değinmek gerekir. Deri, başlıca aşağıdaki kimyasal maddelerden meydana gelmiştir:

 

1.   Su

2.      Proteinler

3.      Lipidler

4.      Karbon hidratlar

5.      Mineral tuzlar         

 

Genellikle, derinin toplam ağırlığının %60-70 i sudur. %35 kadar bulunan proteinler ise iki grupta toplanırlar. Bunlar strüktüre olmuş ve (fibriler) ve strüktüre olmamış (globüler) proteinlerdir. En önemli strüktüre protein “kollagen”dir. Kollagen yaş derinin %30-35 ini teşkil eder. Kuru ağırlık üzerinden ise %80-85 dir. Kollagenden başka %2.5 kadar elastin ve %0.5 kadar retikülin bulunur. Strüktüre olmamış proteinler ise albumin, globulin ve mukoid veya gliko proteinlerdir. Bunların oranı %10 dolayındadır. Derinin lipit muhteviyatı yaş, cinsiyet vs. faktöre göre değişiklik gösterir ve %5-15 civarındadır. Lipitler yağ hücreleri içinde;

 

a. Trigliseridler

b.      Fosfolipidler

c.       Kolesterol

d.      Mumlar

 

Olmak üzere farklı tiplerde bulunurlar. Deri az miktarda olmak üzere çeşitli karbon hidratlar da ihtiva eder. Bunlar glikoz, mannoz, arabinoz, glikozamin ve galaktozamindir. Derideki mineral madde (kül) oranı ise %2-3 dolayındadır. Kül içindeki başlıca elementler; sodyum, potasyum, kalsiyum, mağnezyum ve fosfordur. Kollegen, bütün omurgalıların ve pek çok omurgasız hayvanların bağ dokularının esas maddesidir. Hayvan derisi kuru ağırlık üzerinden %80-90 protein ihtiva eder. Kollagen, keratin ve elastin ile birlikte, fibriler protein grubuna girer. Deride bulunan globüler proteinler, albuminler, globulinler ve mukoidlerdir. Globüler proteinler sepileme esnasında deriden ayrılırlar. Hayvan derisinin ana maddesi olan kollagen, sepi maddeleri ile bağ teşkil ederek mamul deriyi meydana getirir. Kollagen, diğer proteinlerden histolojik, fiziksel ve kimyasal özellikleri bakımından ayrılıklar gösterir. Kollagenin kendine özgü bir amino asit konstitüsyonu vardır.

 

Bazı Eriyebilir Kollagen Numunelerinin Bileşimi

 

                               Her 100 amino asit içinde sayısı

Amino asit                 Dana derisi                Fare derisi                 İnsan derisi

 

Alanin                     112                        106                        120

Glisin                       330                        327                        340

Valin                       19                          22                          23

Lösin                       22                          25                          25

İzalösin                   11                          10                          12

Prolin                      141                        117                        125

Fenilalanin                15                          13                          14

Trosin                     3                            3                            3

Serin                       32                          41                          34

Treonin                   16                          20                          19

Methionin                 2                            6                            7

Arginin                    47                          49                          51

Histidin                    7                            5                            6

Lisin                        29                          29                          30

Asparagin asidi          43                          47                          51

Glutamik asit            70                          74                          84

Hidroksiprolin            93                          100                        91

Hidroksilisin              10                          6                            9

Asid nitrogeni           8                            51                          xx

 

Kollagenin pratik yönden önemli olan genel özellikleri şu şekilde özetlenebilir:

 

1. Genellikle görünüşleri beyazdır.

2.      Zayıf asit boyalarla kolaylıkla boyanır.

3.      Gümüş boyalarını almaz.

4.      Asit ve alkalilerde önemli derecede şişer.

5.      Nötr solventlerde erimez.

6.      Proteinaz enziminden, diğer proteinlere nazaran daha az etkilenir.

7.      Genellikle inelastiktir.

8.      Belirli sıcaklıkta normal boyunun 1/3 üne kadar büzülür.

9.      Büzülme sıcaklığını üzerindeki sıcaklıklarda uzun süre muamele edildiği zaman büyük çapta jelatine dönüşür.

10.    Sepilemede, sepi maddeleri çapraz bağlar meydana getirecek tarzda reaksiyona girer.

 

Kollagen kimyasal olarak, yüksek miktarda glisin, prolin, hidroksiprolin ve hidroksilisin ve daha düşük miktarlarda aromatik ve sülfür ahtiva eden amino asitlerle karakterize edilir. Hidrosiprolin, kollagenden başka hiçbir proteinde bulunmaz. Ayrıca kollagende çok sayıda amino asit olmayan grupların bulunduğu tesbit edilmiştir. Bunlar karbonhidratlar, nükleit asitler, aldehitler, siklik asitler ve metallerdir. Kollagen zinciri boyunca mevcut çeşitli reaktif gruplar, sepi maddeleri gibi moleküllerle kolaylıkla bağ teşkil ederler. Sepi maddeleri her iki ucunda kanca bulunan çubuklar gibi düşünülebilir ve bunca kollegen molekülü üzerindeki reaktif gruplara bağlanarak protein moleküllerinin birbiriyle daha sıkı bir şekilde bağlanmasını sağlarlar.

          Böylece sepileme işlemi sırasında sepi maddelerinin şişmiş deriye diffüzyon yoluyla etki etmesi sağlanarak, kollagen moleküllerinin daha sıkı bir şebeke meydana getirmesi sağlanır. Ancak farklı sepi maddelerinin kollagen üzerine tesirleri de farklı olmalıdır. Mesela krom kompleksleri, kollagenin karboksil grupları ile reaksiyona girerek kollagen lifleri arasında bağlar teşkil eder. Farmaldehit kollagen zincirinin amino grupları ile reaksiyona girerek metilen köprüsü meydana getirir. Bitkisel sepi maddeleri ise muhtemelen sepi maddesinin hidroksil grubu ile kollagenin CO grubunun oksijeni arasında bağ teşkil ederek polipeptit zincirlerini birbirlerini bağlar. Kollagenin moleküler yapısı hakkında pek çok araştırmalar yapılmış ve çeşitli görüşler ileri sürülmüştür. Bugün için en geçerli görüş 1963 yılında Dr. Ramachandran ve arkadaşlarının ileri sürdüğü modeldir.

         Buna göre kollagen molekülü her biri sola doğru helezon şeklinde üç polipeptit zinciri sağa doğru bir üçlü heliks teşkil ettiğidir. Araştırmacılara göre triple heliks içinde 33 amino asit yer almaktadır. Üç polipetpit zinciri birbirine NH—O ve CH—O hidrojen bağları ile bağlanmaktadır. Kollagen ve keratinde bulunan esasa amino asitlerin nisbetleri aynıdır. En önemli fark komşu zincirleri bağlayan hidrojen bağlarına ve tuz bağlarına ilaveten keratinin sistin bağı sayesinde stabil bir durumda oluşudur. Kollagendeki üçlü heliks şeklindeki   strüktür, kompozisyon bakımından büyük çapta prolin, hidroksiprolin ve glisinden meydana gelmiştir.

 

         DERİNİN YAPISINA ETKİ EDEN FAKTÖRLER

 

Deri yapısına etki eden faktörler iç ve dış faktörler olmak üzere ikiye ayrılır:

 

         1 . İÇ FAKTÖRLER :

 

         a . Vücut nahiyeti : Derinin kalınlığı hayvanın vücut nahiyelerine göre değişir. Mesela koyunda, deri en fazla kalınlığı sırt hattı boyunca ve botun üstünde göstermektedir. Yanlara ve aşağıya doğru incelir. Karın altında butların iç yüzlerinde, memede anüste incedir. İnce derili yerler aynı zamanda az lif örtüsü olan yerlerdir.

         b . Irk : Hayvanlarda derinin incelik veya kalınlığı ırklara göre değişir. Mesela kaba ve karışık yapağılı koyunlarda kalın, ince yapağılı koyun ırklarında ise incedir.

         c . Şahsiyet : Aynı ırka mensup hayvanların derileri incelik bakımından önemli farklılıklar gösterirler. İncelmiş, narinleşmiş, dejenere olmuş hayvanların derileri normal gelişmiş hayvanların derilerine nazaran daha incedir.

         d . Yaş : Deri yaşlanma ile umumiyetle kalınlaşır. Genç hayvanların daha ince derili olmaları katılgan doku demetlerinin henüz sağlamlaşmamış, yumuşak ve ince olmalarındandır.

         e . Cinsiyet : Genellikle erkek hayvanların derileri dişilerinkine nazaran daha kalındır. Ayrıca emziren hayvanların derileri kısırlarınkinden daha ince ve yumuşaktır.

 

         2 . DIŞ FAKTÖRLER :

           

a. Beslenme: Eksik ve kötü beslenme zamanlarında hayvan vücudunda depo etmiş olduğu gıda maddelerini sarfeder. Deri, yağ depo edilecek bir yer olduğuna göre incelir. Açlığın uzun müddet devam etmesiyle normal yaşamak için ikinci derecede önemli organlar ve bu arada lifler, yağ ve ter bezleri de zarar görürler. Normal şartlarda deri yumuşak ve kaygan olup iki parmak arasında tutulup çekilince kolayca kalkar ve katlanabilir. Bırakıldığı zamanda hemen eski halini alır. Açlık uzun sürdüğünde deri elastikiyetini kaybeder ve sertleşir. Bunun sonucu olarak deriyi iki parmak arasında sıkıştırmak güçleşir. Bırakılınca de elastikiyeti kaybolduğundan eski halini alması için uzun bir süre geçer. Normalin üstünde beslenme, eksik ve kötü beslenmenin aksi etkiler yapar. Derideki bezlerin salgı yapma güçleri artar. Bunun sonucu deride fazla miktarda yağ birikir.

b. Bakım: Derinin elastikiyetini, sağlamlığı ve sertliği üzerinde etkilidir.

c. İklim: Derideki sinirler sıcak ve soğuktan müteessir olurlar. Bunun neticesi deriye kan akışı azalır. Soğuk iklimler de ve fazla iklim değişiklikleri olan yerlerde deri, sıcak iklimlerde ve iklim değişiklikleri az olan yerlerde hayvanların derilerinden daha kalın ve kuvvetlidir. Rutubet miktarı da derinin inceliğine ve yumuşaklığına etki eder.

d. Hastalıklar: Hastalıklar daha ziyade deri yapısına derinin normal beslenmesine mani olması dolayısıyla etki eder. Bunun yanında derinin içinde bulunan unsurların, mesela ter ve yağ bezlerinin, katılgan dokunun deformasyonunda sebep olabilirler.

 

DERİNİN İÇİNDEKİ UNSURLAR

 

Deri içindeki unsurları kıl, yağ bezleri, ter bezleri ve kıl kısa şeklinde sıralayabiliriz. Memelilerin vücudunun çok yönlü bir parçası olan deri sadece lif üretmez, aynı zamanda yalnız memelilerde bulunan üç özel bezi de ihtiva eder. Bu bezlerden birisi ter bezleridir. Ter bezleri, kan dolaşımı sonucu meydana gelen suyu dışarı atar. Bu su buharlaşırsa vücut yüzeyi serinler. Terleme, sıcak kanlı hayvanlar için önemli bir serinleme vasıtasıdır. İkincisi yağ bezleridir. Bu bezlerin sağlısı, kürkü yumuşak ve elastik olmasına yardım eder ki, bu husus kürkün kullanışlılığı için önemli bir şarttır. Bezlerin en tipik ve önemli olanı ise süt bezleridir. Süt bezleri memeliler için o kadar karakteristiktir ki, bütün memeliler bu bezden isim alırlar.

 

KIL

 

Kıl genel olarak derinin içinde ve foleküle kadar uzanan bir kök ve birde derinin dışında kalan sap dan ibarettir. Kıl folekülleri esas itibari ile epidermisin cilt içine girmesiyle meydana gelmiş olan lifleri meydana getiren organcıklardır. Folekülün dibinde bir şişkinlik bulunur. Buna kıl soğanı denir. Kıl esas itibari ile buradaki hücrelerin çoğalarak meydana getirdikleri hücrelerden teşekkül eder. Bu hücreler kendileri meydana getiren ana hücrelerden uzaklaştıkça canlılıklarını kaybeder. Nihayet kılın deriyi terk ettiği yerde bütün hücreler ölüdür. Kıl soğanının dibinde bir girinti vardır ki buna kıl papili denir. Bazı kıllarda bu papil bulunmayabilir. Papilsiz kıllar bir çok kıl dökümü sonucu meydana gelen bir dejenerasyon ürünüdür.

 

Oh       :         Epidermis

Lh       :         Dermis

UB       :         Hypodermis

I         :         Kıl

S         :         Kıl sapı

W        :         Kıl kökü

O        :         Kutikül

r         :         Korteks

m        :         Medula

T         :         Yağ bezi

P         :         Papilla

HM      :         Gerici kas

Schm   :         Ter bezi kanalı

 

Memelilerde vücudu örten lifleri meydana getiren foliküller, deride tesadüfi olarak değil, belli bir kurala göre gruplar meydana getirecek tarzda sıralanmışlardır. Primer ve sekonder foliküller olmak üzere iki grupta incelenirler foliküllerin deride yerleşme durumlarını görebilmek için alınan deri numunelerinin labaratuarlarda incelenmesi gerekir. Folikül grupları diğer memelilere nazaran koyunlarda daha bariz olarak görülebilir. Merinoslarda ilk folikül belirtileri, bazal tabakada fotüsün 60.-70. günleri arasında, vücudun yan bölgesinde olmaktadır. Fotüste ilk folikül belirmesinden onbeş gün sonra 2. bir folikül grubu görünmeye başlar. Bu foliküller, önceden beliren foliküllerin yan taraflarında yer alırlar. Bu gruplaşma tam bir üçgen meydana getirecek tarzda olmaktadır. Bu üçlü gruba trio adı verilir. Bu grubun en üst orta kısmında yer alan folikül, en önce meydana gelmiş olup, merkezi primerfolikül adını alır. Merkezi folikülün yan taraflarında bulunan foliküller diye adlandırılır.

Fotüsün 90 ıncı günden sonra, primerfoliküller meydana gelmezler. Fotüste yapağı örtüsünü teşkil edecek olan kıllar için 2. bir folikül periyodu 85.-100. günler arasına rastlar. Daha önceden primer foliküllerin teşkil ettikleri üçgen içerisinde yeni yeni foliküller meydana gelmeye başlar. Bu foliküllere sekonder folikül adı verilir. Sekonder foliküller anatomik olarak primer foliküllerden az çok farklılık gösterir. En bariz fark sekonder foliküllerin ter bezi, yağ bezi ve kıl kasını ihtiva etmemeleridir. Bazen bu foliküllerin yanlarında yağ bezlerine rastlanabilir.

 

YAĞ BEZLERİ

 

Kıl kökünün iki tarafında genellikle kısa kanallı yağ bezleri bulunur. Bazı hayvanlarda bu kanallar hiç yoktur. Bu bezlerde epidermisin deri içinde kıvrılması meydana gelmiştir. Yağ bezlerinin deri yüzeyine nazaran derinlikleri değişiktir. Ana karnındaki fotüste ilk teşekkül eden liflerde yağ bezleri daha derindedir. Sonradan teşekkül eden liflerde ise yağ bezleri yüzeye yakındır ve bazen bulunmayabilir. Bu bezlerin vazifeleri lifleri yağlamak ve böylece dış etkilerden korumaktır.

 

TER BEZLERİ

 

Genellikle kıl köklerinin dibi hizasında veya daha derinde retiküler tabaka ile yağ tabakası arasında bulunur. Fotüste ilk teşekkül eden liflerin deriyi terk etmekte oldukları yere uzun bir kanalla açılırlar. Her kılavuz kılda bir tek olarak bulunur. Sekonder liflerin köklerinde ter bezleri yoktur.

 

KASLAR

 

Her kılavuz kılda bir kıl kökü kası bulunur. Ancak sekonder liflerde yoktur. Gerici, kılavuz kılın kıl kökü ortasından veya dipten itibaren üçte birinden başlayarak ekseriya meyilli bir vaziyette açılarak yukarıya doğru seyreder ve papiller tabakada son bulur. Bu kasın, mesala hiddet anında veya soğukta büzülmesi lifin dikleşmesini sağlar. Lifin gelişmesi troid bezinin etkisi altındaır. Hayvana düşük dozda troidin ertesi verildiğinde bezin salgısı durur. Troid salgısı memeli hayvanların kıllarının renkleri üzerindede etki yapar.

 

KÜRKÜN YAPISI

 

Kürk memeli hayvanlarda organizmanın soğuk ve açlığa karşı tabii bir koruyucusudur. Aynı durum tropikal bölgelerde yaşayan memelilerde de şiddetli güneş ve sıcağa karşı korunmak için söz konusudur. Kürkü meydana getiren lifler “kaba üst lifler” ve “ince alt lifler” olmak üzere esas itibariyle 2 ana gruba ayrılırlar. Bunlar arasında çeşitli tipte geçit lifler bulunur. Memeli hayvanların kürkü yazın daha ziyade kaba üst liflerden ibarettir. Kışın yaklaşmasıyla ince ve yumuşak alt lifler teşekkül etmeye başlar ve bunlar kaba üst liflerin altında az veya çok bir tabaka halinde bulunurlar. İnce alt liflerin teşkil ettiği tabakaya hakiki kürk denir. Esas itibariyle kürkü karakterize eden ince alt liflerin bulunmasıdır. Hayvan soğukta yaşadığı zaman alt lifler daha ince, daha mukavim ve daha güzel görünüşlüdür. Sıcak memleketlerin hayvanları bazen çok güzel bir posta malik olsalar bile,bu post hakiki manada bir kürk değildir. Kürkü meydana getiren lifler ısıyı pek az iletirler. Lifler arasında hapsedilen hava izole edici bir tabaka meydana getirerek süratli ısı kaybını önler.

 Soğuk bölgelerde yaşayan hayvanların daha sık bir kürk örtüsüne sahip olmalarının sebebi budur. Kürk örtüsü bir çok memelilerin bütün yıl boyunca çok soğuk havalarda bile aktif bulunmalarını sağlar. Bazı memelilerde ise lif örtüsü çok az ve kısadır. Bu durumda ısı regülatörü görevini deri altı yağ dokusu görür. Bazı su hayvanları mesela su samuru ise hem mükemmel bir kürk örtüsüne hem de yağ tabakasına sahiptir. Suda yaşayan memelilerde ince alt lifler derinin kuru kalmasını sağlar. Keratin liflerinin hidrofobik tabiatı, derinin doğrudan doğruya su ile temasını önler. Soğuk memleketlerde açık havada yetişmiş hayvanların ince alt lifleri yapma kabiliyeti çok fazladır. Bu hayvanlar tropik memleketlere götürüldüğü zaman bu vasfı kaybederler

 

LİFLERİN HİSTOLOJİK YAPISI

 

Kürkü meydan getiren liflerin yapısı kürkün kalitesi yönünden son derece önemlidir. Bu nedenle lifleri iyi tanımak, büyüme ve anatomisini çok iyi bilmek gerekir. Tek bir lif ele alınacak olursa dıştan içe doğru şu tabakalardan meydana geldiği görülür:

 

a . Kütikül

b . Korteks

c . Medula

 

KÜTİKÜL

 

Kütikül tabakası lifin en dış kısmında bulunur. Lifin ikinci tabakası olan “korteks” i dıştan çepeçevre sarar. Elektron mikroskobu ile yapılan çalışmalarda kütikül tabakasının da üç kısımdan meydan geldiği anlaşılmıştır. Bunlar epikütikül, ekzokütikül ve endokütikül adını alır. Kütikül tabakası boynuz tabiatında olup, kalınlıkları takriben 0.3-1 mikron, boyları genellikle 14.9-28.0 mikron arasında değişen, genişlikleri de 36 mikron kadar olan şeffaf pulcuklardan ibarettir. Bu tabakayı meydana getiren pulcukların şekilleri muhtelif tip liflere değişiklik gösterirler.

Lifin üzerini kaplayan pulcukların dizilişleri çatı üzerindeki kiremitlerin diziliş şekline benzer. Buna göre serbest kenarları lifin uç kısmına yönelmiş bir haldedir. Pulcukların şekil ve dizilişlerinden elimizdeki bir lifin hangi lif grubuna dahil olduğu kolayca tespit edilebilir. Kütikül tabakası çok dayanıklı olup, görevi fiziksel ve kimyasal etkenlere karşı lifin asıl önemli olan korteks tabakasını korumaktır.

 

KORTEKS

 

Kütikül tabakasını altında bulunur ve lifin en önemli kısmını teşkil eder. İğ şeklinde hücrelerden meydana gelmiştir. Medulalı liflerde bu tabaka lif hacminin 2/3 veya 4/5 kadar kısmını kaplamaktadır. Hayvansal lifler, gerek mukavemet ve gerekse elastikiyet gibi fiziksel özelliklerini bu tabakadan almaktadır. Medulalı bir lifin kesiti alındığında korteks tabakasının boya tutma özelliğine göre para ve ortokorteks diye iki kısımdan meydana geldiği görülür. Para ve ortokorteks arasında korteks hücrelerinin dizilişleri ve çeşitli ve çeşitli kimyasal etkenlere karşı reaksiyonları bakımından farklar vardır. Korteksin kalınlığı türlere göre değişiklik gösterir. Mesela ayı balığında lif çapının %96 sı, deniz samurunda %62.5 i, su samurunda %50 si sincapta %34 ü oranındadır.

 

 

MADULA

 

         Bu tabaka birçok özellikler bakımından korteksten farklılık gösterir. Çok yüzlü hücrelerden teşekkül etmiş olup, bazen içlerinde pigment tanecikleri ve hava hap solmuştur. Lifte medulanın mevcut oluşu ve bu kanalın lifin korteks tabakasına oranla kalınlığı lifin fiziksel özelliklerini etkiler. Lifte medula kanalının mevcudiyet ve kalınlığı, hayvanın ırkına, şahsına, beslenmeye, iklime göre değişiklik gösterebilir. Liflerde bulunan medula kapladığı hacim bakımından değişik olabileceği gibi şekilleri de etkili olabilir. Buna göre devamlı medula, devamsız medula, fragmental medula, tek sıralı medula, çok sıralı medula vs. şeklinde isimlendirilirler. Medulanın yapısı türlarin sınıflandırılmasına yarar. İnce alt liflerde medula bulunmayabilir. Lifin medula çapı ile toplam çapı arasındaki orana “medula indisi” denir. Bu indis 0.3-0.9 arasında değişir ve aşağıda 3 grup halinde sınıflandırılan şekilde türlerin tayininde mühim rol oynar.

 

         I. GRUP

 

         çok ince (az) medulası olan lifler. Bunların indisi 0.5 den küçüktür. İnsan, fok, ayı kılı, çeşitli yün ve lifler.

 

II. GRUP

 

Orta kalınlıkta medula kanalı olan lifler. Bunların indisi 0.5-0.6 arasındadır. Maymunlar, makiler, porsuk, kaplan, kanguru vs.

 

III. GRUP

 

Büyük modula kanalı olan lifler, Azami indisi 0.7 olan, etoburlar grubuna dahil hayvanların lifleri; kurt, panter, kanada samuru, martre ve tilkiler gibi.

Derinin yapısına etki eden faktörler, bir deri ürünü olan liflerin, dolayısıyla kürkün yapısına ve gelişmesine de etki eder.

Soğuk iklim etkisi altında ince alt lifler sık ve yumuşaktır. Kaba üst lifler ise çok uzundur. Buna karşılık tropik bölgelerdeki hayvanlarda kaba üst lifler daha fazladır. İnce alt lifler bu hayvanlarda bazen çok az bulunur veya hiç bulunmaz. İne alt lifler bu hayvanlarda bazen çok az bulunur veya bulunmaz. Ancak bu açıklamalardan en kaliteli kürklerin daima soğuk bölgelerden geldiği de anlaşılmaktadır.

 

 

 

LİFİN KİMYASAL YAPISI

 

Hayvansal liflerin esas maddesi “keratin” adı verilen proteindir. Bu liflerin kimyasal yapısını teşkil eden proteinler genel olarak büyük moleküller halinde bulunurlar.

--NH—CHR—CO. NH. CHR. CO. NH. CHR. CO—

         Bu amino asitler protein zincirinde meydana getirdikleri yan kutupları vasıtasıyla su, tuz, asit ve alkalilerle birleşe bilecek durumda bulunurlar. Yünün bünyesindeki en önemli amino asit sistindir. Keratinin bünyesinde bulunan kükürdün büyük bir kısmının sistinin terkibinde bulunması bu aminoasidin önemini arttırmaktadır. Bilindiği gibi iki aminoasidin yan yana geldiğinde birinin (--NH) grubu ile diğerinin (--COOH) grubu birleşerek bir molekül su kaybetmek suretiyle bir dipeptit meydana gelir. Amino asitleri birbirine bağlayan bağlara peptit bağı denir. Dipeptit incelenirse bir tarafta (--NH) amid, diğer tarafta (--COOH) karboksil grubunu ihtiva görülür. Bu haliyle yeniden amino asitlerle birleşe bilecek durumdadır. Bu birleşme sonucu dipeptit, tripeptit, polipeptit haline gelirler ve böylece protein zincirlerini meydana getirirler. Yan yana gelen protein zincirleri birbirleriyle de bağlantılı durumdadır. Bir zincirdeki (CO) grupları karşısında yer almış bulunan öteki zincirin (NH) grubu ile birleşir. Bu suretle meydana gelen bağa “Hidrojen bağı” adı verilir. Hayvansal lifin bünyesindeki öteki bağlantılar ise tuz bağı ve sistin bağıdır. Yan yana bulunan molekül zincirlerinden birisinin asit grubu ve diğerinin bazik grubu iyonlaştıkları zaman, biri pozitif öteki negatif yüklü iyon haline geçtiklerinden birbirini çekerek asit ve baz kökleri ile birleşir ve bir tuz meydana getirmiş olurlar. Bu durumda meydana gelen bağa “Tuz Bağı” adı verilir.

         Yünün bünyesinde bulunan kimyasal bağlantılardan en önemlisi ise “sistin” bağıdır. Bilindiği gibi sistinin bileşiminde kükürt vardır ve iki amino ile iki karboksil grubunu ihtiva eder. Böylece sistinin bir molekülü ayrı protein molekülünü bağlama özelliğine sahip bulunur. Bu suretle iki protein molekülünün kükürtleri arasında kuvvetli bir meydana gelir. Bu bağ lifin fiziksel ve kimyasal özellikleri bakımından büyük önem taşır. Aşağıdaki formülde sistin ve tuz bağlarının keratinin bünyesinde nasıl yer aldığı görülmektedir.

         Kimyasal bakımdan keratinleşme protein molekülünde disülfit bağının teşekkülü şeklinde mütalaa edilebilir. Astbury, keratine “vulkanize protein” adını vermektedir. Bu vulkanizasyon, zincirleme bir reaksiyon olup lifin orijini olan epidermiste daha düşüktür. Liflerin kökleri ergin life nazaran redüksiyon maddelerine karşı daha duyarlıdır. Bunun sebebi kısmen kökte sistinin bir kısmının zaten redüksiyona uğraması ve yan zincirler halinde bulunuşundandır. Keratinin reaktivitesi geniş çapta sistine bağlıdır. Sistin redüklenebilir, oksitlenebilir veya hidroliz edilebilir. Sistinin meydana getirdiği disülfit bağı S-S bir diamino asittir. Yakın polipeptit zincirlerini bağlar. Bu bağlar keratinin polar solventlerde eritmezliğini sağlar, lateral şişmeyi sınırlandırır. Yeni çapraz bağların bünyeye girişi, mukavemeti arttırır, keçeleşme özelliklerini azaltabilir. Keratinin yapısını değiştirmenin üç yolu şudur:

 

         1. Peptid hidrolizi: Peptid bağları asitlerle parçalanarak esas zincir uzunluğu azalır ve lif mukavemeti düşer.

         2. Kükürt bağlarını parçalanıp daha mukavim bağlarla yer değiştimesi.

         3. S-S in daimi şekilde parçalanması. Mesela oksitleyici maddelerle reaktif olmayan yan zincirlerin meydana getirilmesi.

         1 ve 3 uygun solventlerle artan bir eriyebilirlik, iki ise azalan bir eriyebilirlik sağlar. Aşınmaya mukavemet peroksit beyazlatmasından sonra az, asit tahribatından sonra daha fazla, klorlamadan sonra en kötüdür.

         Keratin her nekadar basit bir kimyasal yapı değilse de karşılıklı bağlarla bağlanmış uzun polipeptid zincir tabakalarının serileri olarak ifade edile bilir. Tabakalar birbirleri üzerine binmiş ve hidrojen bağları ile birbirlerine bağlanmıştır.

         Zincirin uzunluğunun ölçülmesi oldukça güçlükler arz eder. 60—400 amino asit bakiyesinden ibaret olup COOH ve NH 2 ile nihayetledir.

Düşük sıcaklıkta asitler, amino grupları ile birleşmeye mütemayildir. Fakat reaksiyon zayıf ve reversibldir. O halde keratin fonksiyon bakımından baziktir. Basit asit boyaları ile boyamanın kolaylığı keratinin bazik grupları ile boyar maddenin sulfonik grupları kısmen iyonik veya elektrostatik duyarlık sebebiyledir.

         İyonik bağlar reversibl olup çok kolaylıkla bozulabilir. (mesela deterjanlarla yıkama olduğu gibi). Daha şiddetli şartlarda asitler amino grubunu tahrip eder ve mesela tirosin gibi aminositlere zarar verir.

         Alkaliler tuz bağlarını, sistin bağını bozar ve fazlalığı halinde lifi zayıflatarak elastikiyeti azaltır. Oksitleyici maddelerle beyazlatma esas itibariyle S—S bağlarında etkili olur. Buhar ve güneş ışığı da benzer etkilerde bulunur. S—S bağına verilen herhangi bir zarar sürtünme mukavemetini azaltır, lifin tutumunu değiştirir. Bunun önüne geçmek için yeni çapraz bağlar meydana getirmek ve S—S bağlarını modifiye etme konusunda çalışmalar yapılmıştır. Formaldehit, amino gruplarına etki ederek alkalilere mukavemet artırır. Fakat meydana gelen yeni bağ asitlere ve kaynar suya karşı mukavim değildir. Keratinin kostik soda ile hidrolizi hidroklorik aside nazaran 7 defa daha fazladır. Redükleyici maddeler S—S bağını bozarak 2 sistin bakiyesi meydana getirirler.

         Polivalent metaller veya halojenlenmiş maddelerle momelede daha stebil bağlar meydana gelir. Mesela etilen dibromit thioeter bağı meydana getirir ve bu işlemden insan saçına daimi dalga verilmesinde yararlanılır. Keratin sodyum bisülfitle muamele edildiğinde reaksiyon meydana gelir.

         Yıkama esnasında bazı tersine çevrilmeler meydana gelsede, bisülfitin büyük kısmı, parçalanmış bisülfit bağlarında bağlı olarak kalır. Bu şekilde bir keratin lifi su buharının etkisine maruz bırakılacak olursa disülfit bağları tekrar teşekkül eder ve serbest kalan bisülfit veya SO 2 bünyede başka S—S bağları meydana getirir. Belirli sayıdaki S—S bağını bozmak için gerekli bazı maddelerin miktarları teorik olarak şöyledir;

                  

         Na 2 S                                          1.0                Sodyum hipoklorit               2.0

         Sodyum bisülfit                            1.4                Sodyum klorit                     3.0

         Sodyum tiyoglikolat                      1.5                Hidrojen peroksit                 2.5

Sodyum formaldehit sulfoksalat       2.2                Cloramin T                         8.0

 

Astbury’nin X ışınları ile yapmış olduğu çalışmalara göre, keratin zincirleri katlanmış bir vaziyette olup uzatıldığı zaman farklı bir konfigürasyon gösterir. Astbury bu iki durumdaki keratini ą ve β keratin olarak isimlendirmektedir.

Ą keratinin strüktürü, keratin lifinin özelliklerinin ifade edilebilmesine esas teşkil eder. Bir lif deforme olduğu zaman H bağları ve S—S bağlantıları zorlanır ve deforme edici etki ortadan kalktığı zaman bunlar lifi tekrar orijinal konfigürasyonuna döndürmeye çalışırlar. Yün lifi kuru kalde orijinal uzunluğunu %20 si kadar uzatılabilir. Germe kuvveti ortadan kalktığı zaman kendi orijinal uzunluğunu kazanır. Fakat böyle bir lifin X ışınları ile fotoğrafı çekildiğinde farklı bir konfigürasyon gösterdiği anlaşılır.

Lif uzatılırken sistin bağı koparılmışsa, kuvvet ortadan kalktığında lif tekrar eski durumuna dönmez. Bunun sebebi uzatılmış zincirler arasında, yeni kimyasal bağlar, tuz köprüleri H bağlarının teşekkül etmesiyle bunların lifi katlanmış forma döndürmekten alıkoymasıdır.

Lifler sistin bağını koparacak şartlarda uzatılırsa, uzatıcı kuvvet ortadan kalktığında, lifler kendi orijinal uzunluklarından daha az uzunluk alacak şekilde büzülürler. Buna “süper kontraksiyon” adı verilir. Bu durumda, uzatılmış zincirler arasında meydana gelen yeni bağlar muhtemelen, orijinal yapıdan daha fazla katlanmış bir konfigürasyona sebep olmaktadır. Pratik olarak, keratin lifi su ile plastikleşir.

Corey ve Pauling’in görüşlerine göre, amino asit zincirleri heliks şeklinde olup, 5 dönüşlüdür ve her dönüşte 3-6 amino asit bakiyesi vardır. Formül uzunluğu 27˚ A dır. Bünyede sadece kristalin bölgeler muntazam katlanmış zincirleri havidir. Geriye kalan organize olmamış ve amorftur. Kristalin bölgeler mukavemet ve kohezyon, fleksibiliteyi sağlar. Moleküller bu iki bölgeyi katedebilecek uzunluktadır.

Keratin lifinin farklı bölgelerinde kimyasal kompozisyon bakımından önemli sayılabilecek farklılıklar vardır. Mesela kükürt miktarı liften life değişebileceği gibi, tek bir lifin uzunluğu boyunca da farklılıklar görülür.

 

 

 

KÜRKÜN RENGİ

 

Kürk hayvanlarında kürkün rengini korteks ve bazen de medula tabakasındaki pigment tanecikleri meydana getirir. Pigment tanecikleri protein orjinli olup “melanin” diye isimlendirilirler. Melanin yunanca “melas=siyah” kelimesinden gelmektedir. Bu tanecikler sadece liflerde değil aynı zamanda epidermiste ve gözün iris tabakasında da bulunur. Boyları 0.1-3 mikron arasında değişir. Elektron mikroskobu ile fotoğrafları çekilebilmektedir. Pigment bir çok eriticilerde erimez. Hatta konsantre asitlere bile dayanıklıdır. Renk olarak, kahverengi, siyah, kırmızı-kahverengi, sarı veya kırmızıdır. Siyah, koyu kahve ve koyu gri rengi veren “eumelanin” ve sarı, kırmızı-kahverengi ve kırmızı rengi veren pigment “phaeomelanin” dir. Bu renkler mesela Kolinsky, Japon gelinciği ve kırmızı tilkinin renkleridir. Bazı hayvanlarda her ikisi de bulunabilir.

Pigmentlerin her ikisi de epidermiste melamoncytes hücrelerinde sentezlenirler. Bu hücreler, epidermisin malpiki tabakasındaki toplam hücre sayısının %5-15’ini meydana getirirler. Pigmentlerin meydana gelişinin adrenal korteks ve bilhassa hipofiz hormonu ile tenbih edildiği zannedilmektedir. Pigment tanecikleri hücre bölünmesi ile yeni teşekkül eden hücreye geçerler. Böylece melanin devamlı olarak sentezlenmiş olur.

Melanin tanecikleri, lifin teşekkülü esnasında korteks hücrelerine girerek lifin rengine ait hücre materyali haline gelirler. Normal olarak, foliküllerdeki melanin hücreleri melanin granüllerini sentezleyip depo eder ve lifte muntazam bir pigmentasyon meydana gelir. Pigment dağılımı genetik olarak kontrol edilir. Pigmentasyon keratinleşmeden daha önce meydana gelmektedir. Melanin hücrelerinde melanin sentezlenmesi araştırıcılar tarafından geniş çapta incelenmiş ve pigmentin tirozinin bakır ihtiva eden tirosinas enzimi ile katalitik oksidastonu sonucu meydana geldiği açıklanmıştır.

 

Pigmentin meydana gelişinde 3 safha vardır:

 

1.       Kırmızı pigmentlerin (Hallochrome) meydana gelişi,

2.       Hallochromun hafif renkli bir maddeye oksidasyonu,

3.       Son oksidasyon safası ile melanin meydana gelişi ki bu reaksiyon henüz tan olarak açıklanamamıştır.

 

Eu melaninle, phaeo melanin arasındaki arijin ve kompozisyon farkı da henüz kesinlikle bilinmemektedir. Phaeomalaninin, eu-melaninin bir oksidasyon ürünü olduğu zannedilmektedir. Ancak bu oksidasyonu yapan enzimin ne olduğu bilinmemektedir.

İki melaninin renk farklılıklarına ilaveten, eu-melanin granülleri genellikle oval veya yuvarlak olup, Phaeomalanini tanecikleri daha geniştir. Eu-melanin alkalilerde hemen hemen çözülmez. Halbuki Phaeomalanin çözünür.

Memelilerin çoğu uniform renkte değildir. Genellikle sırt bölgeleri daha koyu, yan bölgeler daha açık renktedir. Bu farklılık esas itibariyle genetik yapı ile ilgili olmakla beraber bunda ışığın da rolü vardır.

Memeli hayvanların sadece bir kısmı tek renklidir. Karışık renklilik ya farklı renkteki tek liflerin mevcudiyetinden veya liflerin uzunlukları boyunca çeşitli renk tonlarının yani açık veya koyu renkli halkaların bulunmasından ileri gelir.

Bir çok memelilerin kürk örtüsünde ise benekler, çizgiler, çok renkli bölgeler bulunabilir. Bu durum, tabiatın bu hayvanlara sağladığı gizlenme veya kamuflaj halidir. Çünkü kendi normal çevrelerine uyan renklere sahip hayvanlar yaşamlarını bu suretle daha kolaylıkla sürdürürler. Mesela kutup bölgesinde yaşayan hayvanlar beyaz kürkleri sayesinde kara adapte olmuşlardır. Beyaz ayı, kutup tilkisi, ermin gibi hayvanlarda dominant renk beyaz olup bunlarda melanin teşekkülünü yavaşlatan throsinas inhibitörü vardır. Bazı memelilerde nadir olarak “albinizm” ortaya çıkmaktadır. Bunlarda tyrosinaz meydana gelmediğinden melanin yoktur. Melaninsizlik genetik bakımından resesiftir.

Çeşitli hayvanların kürklerinde bazen renk değişmeleri meydana gelmektedir. Mesela erminde mevsime bağlı olarak bu şekilde bir değişiklik görülür. Erminde yılda iki defa lif dökümü olur. İkinci lif dökümüne doğru eski renkli liflerin altından beyaz lifler çıkmaya başlar. Böylece renkli yaz kürkünün yerini beyaz kış kürkü alır. Buna sebep olan faktör, sıcaklık değişikliğinden ziyade ultraviyole miktarındaki değişikliklerdir.

Melanin bazen de anormal şekilde üretilir. Mesela siyah tilki (kırmızı tilkiden mutasyonla meydana gelmiştir), siyah leopar ve son zamanlarda meydana getirilen koyu vizon buna örnektir. Bu anormalliğe   “melanizm” adı verilir. Havana tavşanlarında ve bazen köstebeklerde görülen anormal kahverenkliliğe de “chromizm” adı verilmektedir.

Gümüşi tilki ve vizonu evciltme mutasyonları, seleksiyonla pigmentasyonun nasıl meydana getirilebileceğini göstermektedir. Gümüşi tilki %100 pigmente sahip kabul edilirse; “inci” mutasyonu %77, “platin” %33 pigmente havidir. Aynı şekilde standart vizon %100 kabul edilirse pastel mutasyonu %53 ve silverblue %31 dir. Pigmentin dağılışı, miktarı ve renksiz hava habbecikleri ile olan karışımı kürklerde çok değişik renk tonlarının ortaya çıkmasına neden olmaktadır. Kürkün genel rengi kısmen pigmentasyona kısmen de ışık girişimlerine bağlıdır.

Lif   örtüsünün rengine etki eden en önemli faktör iklimdir. Kuru ve sıcak iklimde canlı pigmentler kolay çözünür ve kırmızımtrak sarıdan, pas rengine kadar renkleri olan yuvarlak phaeo melanini hasıl eder. Buna karşılık koyu kahverengiden kahverengine kadar renk tonlarını meydana getiren eu-melanin ortadan kaybolur. Soğuk iklim ve bölgelerde ise phaeo melanin azaldığı halde mat renkli eu-melanin ortaya çıkmaktadır. Çok şiddetli soğuklarda phaeo melaninin gelişmesi o kadar azalır ki sonunda hayvanın kürkü beyaz, polar renkte görülür. Bu olay bazı memeli hayvanların koyu, bazılarının ise açık renk kış kürküne sahip olabileceğini açıklar.

Tabiatta koyu kürkler ile yüksek rutubet ve açık renk kürklerle kurak şarlar arasında bir korelasyon vardır. Yüksek rutubet ve sıcaklık eu-melaninin meydana gelmesini kolaylaştırır. Buna karşılık kuraklık ve sıcaklık sarı ve kırmızı kahverengi phaeo-melaninin meydana gelmesini sağlar. Daha düşük sıcaklıklar gri ve gri-kahverengi formları meydana getirir. Koyu renk lifler güneşin sıcaklığını absorbe eder. Melanin koruyucu etki yaparak alttaki dokuları fazla ultraviyole ışınlarına karşı korur. Sarı ışınlar lokal asiditeye sebep olur ve tyrosinase aksiyonunu hemen hemen durdurur. Halbuki ultraviyole ışınları trosinase aktivitesini arttırarak alkalik şartların doğmasına sebep olur.

Renkli liflerde toplam melanin miktarı lif ağırlığının %5 ini nadiren geçer. Melaninin enteresan bir özelliği %002 demir ihtiva etmesidir ki, demir bu kompleks molekülü bölünme bir parçası olarak görülür. Demir, non-iyonik formdadır ve molekülün yapısı içinde oynadığı rol aydınlatılamamıştır. Bu demir, asidik demir tuzu solüsyonlarından   demir absorbe etme özelliğindedir ve pigmenti koyulaştırır. Renkli liflerin demir absorbsiyonunun beyaz liflere nazaran çok daha süratli olduğu anlaşılmıştır. Demir ve melanin arasındaki birlik sabittir ve hidrojen peroksit beyazlatmasının geliştirmek için iyi bir katalizör etkisi gösterir, bu özellikten tabii kürk renklerinin takviye edilmesinde geniş ölçüde yararlanılmaktadır. Renkli lifler konsantre alkalilere, redüksiyon maddelerine ve prolitik enzimlere dayanıklı olduğu kadar, mekanik olarak da daha sağlamdır.

 

YAZ VE KIŞ KÜRKLERİ

 

Kürk hayvanların yaşadığı bölgelerde hüküm süren hayat şartları liflerin ve dolayısıyla kürkün gelişmesine etki eder. Kürkün gelişmesi, her şey den evvel hayvanın yaşadığı bölgenin iklim koşullarına büyük ölçüde bağlıdır. Genellikle kürklü deri kış ortasında en iyi devresindedir. Yani kürk liflerinin en sık ve derinin işlenmeye en müsait olduğu devre bu devredir. Soğuk iklimin etkisi altında alt lifler sık ve yumuşaktır. Buna karşılık kaba üst lifler daha uzun olurlar. Tropik bölgelerin hayvanlarında ise kaba üst lifler hakimdir. İnce alt lifler bu hayvanlarda çok azdır veya hiç yoktur. İklim özelliklerinin lif örtüsünün gelişmesi üzerine nasıl bir etkiye sahip olduğu şu misalle açıklanabilir. Hayvanat bahçesindeki tropik bölge hayvanlarının vücutları kış aylarında ekseriye uzun, kaba üst liflerin altında sık bir lif örtüsü ile kaplanır. Bu lifler hayvanı soğuktan koruyucu görevini görürler.

Kunduz ve nutria gibi nehir hayvanları ise en iyi durumlarına ilkbaharın ilk günlerinde erişirler. Normal, kış aylarında uyku durumunda olup en iyi çağı uykuya girmeden hemen önceki devredir.

Kürk hayvanlarında beslenmenin de, kürk özellikleri üzerinde önemli etkisi vardır. Mesela uzun ve sert kış mevsiminde fazla yağan kar hayvanların gıda bulmasını zorlaştırdığından liflerin gelişmesi için gerekli olan maddelerin bir kısmı vücut ısısının korunması için sarf edilir ve dolayısıyla kötü bir kürk ortaya çıkar. Beslenme ile kürkün gelişmesi arasındaki ilişkiler üzerinde yapılan araştırmalardan elde edilen sonuçlar buğün için kürk hayvancılığı yapan çiftliklerde geniş ölçüde uygulanmaktadır.

Mutedil iklimlerde, memeliler, lif örtülerini ilkbahar ve sonbaharda olmak üzere yılda iki defa değiştirirler. Uzun lifli hayvanlarda ilkbahar değişmesi çok şiddetli olur. Dökülen lifler keçeleşme sonucu kürkte topaklar meydana getirebilir. Bu devrede bazen çıplak kısımlar meydana gelebilir. İlkbahar değişmesi yaz ortasında son bulur. Sinbahar değişmesi, ilk bahar değişmelerine nazaran daha yavaş olur ve bazen müşahade etmak bile güçtür. Bu değişme de sonbaharın sonunda tamamlanır. Bazı hayvanlarda bu arada kış uykusuna yatan hayvanlarda yılda bir değişme olur. Suda yaşayan hayvanlarda şiddetli değişiklikler görülmez. Tropikal memleketlerde değişmeye genellikle rastlanmaz. Tavşan ve koyun gibi evcil hayvanlarda da ilkbahar ve yaz arasında net bir lif değişmesi göze çarpar.

Yukarıda da temas edildiği gibi, yaz kürkleri kış kürklerine nazaran daha kısa, kaba ve seyrek bir lif örtüsüne sahiptirler. Yaz kürkünde ince alt lifler çok az bulunur. Bazen hiç bulunmadığı da olabilir. Hermin ve beyaz tilkide olduğu gibi bazı kürk hayvanlarının da yaz kürkü kış kürkünden başka renktedir. Yaz kürkünde deri kış kürkündekine nazaran daha kalındır. Diğer taraftan yaz kürkü muntazam olmayan bir strüktüre sahip olduğundan arzu edilen güzellikte değildir. Kış kürkü yaz kürküne oranla daha uzun ince ve sık lif örtüsüne sahiptir ve ekseriya yaz kürkünden farklı renktedir. Kürkler kış içinde en güzel devrelerine ulaşırlar. Çünkü bu devredeki kürk, gelişmesini tamamlamış bir kürktür. Ancak bu devre hayvanın türüne ve yetiştiği bölgeye göre farklıdır. Mesela memleketimizde bu devre Aralık, Mart ayları arasına rastlar. Tabi ki yaz ve kış kürklerinin dışında bu iki mevsimin başlayış ve bitişlerine rastlayan devrelerde elde edilen geçit kürkler de vardır. Hermin, beyaz tilki, beyaz tavşan gibi kışın beyaz lif örtüsü olan hayvanlar hariç, kış mevsimi bazı kürk hayvanı türünde en koyu rengi teşekkül ettiği devredir. Bütün bu nedenlerle yaz kürkü, tam gelişmiş olsa dahi kış kürküne nazaran daha az kıymetlidir.

Renk değişikliği, canlıların çevresine benzer hale gelmesi şeklinde nitelendirilebilir. Bir çöl tilkisi solgun gri renktedir. Tani kumun rengine uyar. Kuzey bölgelerde polar tilki, gelincik, tavşan, hermin, gibi bazı hayvanlar yazın esmer olan kürklerini kışın beyaz renge dönüştürürler.

Işığın ve güneşin fazla etkili olduğu yerlerde renk açılır. Aynı bölgede sık ormanlarda yaşayanların rengi koyu ve uniformdur. Bu özellik vizon, mavi tilki, gümişi tilki, platin tilki yetiştiriciliği bakımından gözden kaçmamalıdır. Işığın ve açık havanın, kürkün gelişmesine etkisi nedeni ile, mesela gümişi tilki yetiştiriciliğinde, kış kürkünün gelişmesinden önce hayvanlar “Kürk Sundurması” denilen üstü kapalı box’lara yarleştirilirler.

KÜRK HAYVANLARI YETİŞTİRİCİLİĞİNİN GENEL PRENSİPLERİ

 

Bugün Dünyanın bir çok ülkelerinde başarı ile yürütülmekte olan Kürk Hayvanı Yetiştiriciliği, insanların giyim ve süs eşyası olarak kürke olan ihtiyaçlarının veya bu maddeye karşı aşırı ilgilerinin bir sonucu olarak doğmuştur.

Dünya kürk hayvanı yetiştiriciliği ilk defa Prince Edward adasında yabani tilkilerin yetiştirmeye alınmasıyla başlanmıştır. 1888 yılında Kanada da tilki çiftliklerinin bulunduğu bilinmektedir. Başlangıçta yetiştiricilik son derece gizli yürütülmekte ve yetiştiriciler elde ettikleri kürkleri vahşi hayvanlardan elde edilmiş gibi satmakta idiler. Yetiştiricilerin bu şekilde hareket etmelerinin sebebi, tüketicilerdeki çiftlik kürklerinin kalitece daha düşük olacağı inancından ileri gelmekte idi. Ancak bu kanaatin doğru olmadığı zamanla anlatılmış ve bugün modern zootekni kurallarının tatbiki ile vahşi halde yaşayan hayvanlardan elde edilenlerden çok daha güzel ve değişik kürkler elde edilebilir duruma gelinmiştir.

Uzun yıllar gizli olarak yapılan tilki yetiştiriciliği zamanla büyük bir gelişme göstermiş ve başlangıçta sadece tilki yetiştiriciliğine dayalı kalmış   olan çalışmalar, daha sonra diğer kürk hayvanların yetiştirilmesine de yol açmıştır. Bu suretle önceleri genellikle evcil hayvanlar üzerinde duran zootekni kaideleri kürk hayvanlarına da tatbik edilmeye başlanmış ve böylece “Fur Farming = Kürk Ziraatı” adı verilen yeni bir yetiştirme branşı doğmuştur.

Modanın da çok kuvvetli desteği ile bir çok memleketlerde kürk hayvanı yetiştiriciliğin istikbali garantiye alınarak bugünkü ileri seviyeye ulaşılmıştır. Son yıllarda girişilen birkaç teşebbüsle bu yetiştiricilik Türkiye’ ye de girmiş bulunmaktadır. Çalışmalardan olumlu sonuç alınması, bu yetiştirme dalının Türkiye’ de gelişebileceği ümidini kuvvetlendirmektedir. Artık bu zootekni kolunu memleketimizde de geliştirme imkanlarının araştırılması ve teşvik edici tedbirlerin alınması zamanı gelmiştir. Çünkü, bu ihtiyaç maddesi için yabancı ülkelere gerek resmi, gerekse gayri resmi yollarla büyük miktarlarda döviz aktığı bir hakikattir. Diğer taraftan yerli kürk hayvanlarımızın avlanmaları ile elde edilen iyi kaliteli kürkler, çeşitli yollarla yurt dışına çıkarılmaktadır.

Son yıllarda, sun’i ve sentetik maddelerden yapılan kürk taklitleri, tabii kürkün kullanıldığı yerlerde kullanılmakta ise de bu durum esasen bütün ihtiyacı karşılamaya kafi gelmeyen tabii kürkün değerini düşürmemiş, aksine mükemmelliğinin anlaşılmasına ve daha da kıymetlenmesine sebep olmuştur.

Geçen yüzyıllar içinde değerli kürklerin elde edilmesi için dünyanın hemen her yerinde girişilen geniş çaptaki avcılık sonunda bir çok kürk hayvanının nesli hemen hemen tükenmiş gibidir. Günümüzde, geçmişte yapılan bu kıyasıya avlanma delilik olarak nitelendirilmektedir. Medeni dünyada kürk hayvanlarının vahşice avlanıp öldürüldüğü devirler artık çok geride kalmıştır. Genellikle, vahşi halde yaşayan kürk hayvanları nadirleştikçe kürkleri de pahalanır ve bu faktör daha da azalmalarına yol açar. Bu sebepten bir çok memleketlerde çeşitli kürk hayvanlarının avlanmalarını düzene koyan sert yasalar yürürlüğe konmuştur. Kürk av hayvanlarının nesillerinin yok olmaması için alınan yasaklayıcı tedbirler yanında bazı türlerin döllenmelerle çoğaltılması yoluna da gidilmektedir.

Kürk hayvanları yetiştiriciliği, ziraatın diğer branşlarına nazaran oldukça yeni bir branştır. Ancak kürk endüstrisinin kurulmuş bulunduğu memleketlerde, bu endüstri diğer endüstri kolları ile mukayese edilecek olursa, onlardan hiçte aşağı seviyede kalmadığı görülür. Özellikle, kürk üretimini amaç edinmiş olan kürk hayvanı yetiştiriciliğinde hayvanın türü, ırklar, yetiştirme, ıslah, bakım ve beslenme gibi konular ayrı bir uzmanlık teşkil etmektedir. Kürk hayvanı yetiştiriciliğinde ana hedef yüksek nitelikte kürklük deri elde etmek olduğundan bu amaçla kullanılan hayvan ırklarının, elde olunacak kürklerin kalitelerinde meydana getirebileceği etki konusunda oldukça geniş bilgiler gerekeceği muhakkaktır.

Burada “kimler kürk ziraatı yapabilir?” şeklinde bir soru akla gelebilir. Tabii ki herkes kürk ziraatı yapamaz. Ancak bu konuya heves edenler için tarımın buy dalında üzerinde çalışılacak geniş bir saha mevcuttur. İlk zamanlar kürk hayvanları yetiştiriciliğini avcılar yapıyorlardı. Bunlar vahşi halde yaşayan hayvanların alışkanlıklarını, yaşama şartlarını yakından biliyorlardı. Bugün ise, ziraatçılar, doktorlar, avukatlar, büyük iş sahipleri kürk hayvanı yetiştiriciliği yapmaktadır. Ancak konuya sahip çıkması gerekenlerin ziraatçılar olduğunu belirtmekte yarar vardır.

Genel olarak bir gecede zengin olmayı hayal etmeyenler için kürk ziraatı kolaydır ve zenginlik getiren kazançlı bir branştır. Kürk hayvanları yetiştiriciliği konusunun diğer evcil hayvanların yetiştiriciliğinden farklılık arz eden bazı yönlerinin olması tabiidir. Çünkü bu hayvanlar hürriyete alışmış olduklarından, kafese girmeye tahammülleri yoktur. Diğer taraftan bu yetiştiriciliğe teşebbüs edeceklerin, bu konuya özel merakları yanında, iyi bir genetik bilgisine de sahip olmaları gerekir. Yetiştirme, kesim, yüzme ve satış devresi, arasındaki işlemlerin de esaslı bir şekilde öğrenilmesi gerekir. Bu yönü ile de kürk hayvanı yetiştiriciliği, diğer yetiştirme şekillerinden ayrılır ve tecrübe ister. Kürk hayvanı yetiştiriciliğine başlamadan önce yetiştirmeye alınması planlanan hayvanın yetiştirmeye alınıp alınamayacağı konusunda, şu şarların iyice etüt edilmiş olması gerekir.

 

1. Yetiştirmeye alınması planlanan hayvan esaretle muntazam olarak çoğalabilmelidir.

2. Elde edilecek kürkün satış fiyatı, bu maksatla yapılacak masraflardan yüksek olmalıdır.

 

Kürk hayvanı yetiştiriciliğinde amaç vahşi halde yaşayanınkine eşit, hatta ondan daha üstün bir kürk elde etmektedir. Başka bir deyimle kürk hayvanı yetiştiricisi tabiatın bu hayvanlara sağladığı imkanları mümkün olduğu kadar sağlamak zorundadır. Bu nedenle yetiştirmeye başlarken;

 

1. Çiftliğin kurulacağı yer ve sahanın durumu

2. İşletmenin kapasitesi

3. Ne kadar damızlıkla işe başlayacağı

4. En uygun ve ekonomik barınak tipinin tespiti

5. Yem sağlama imkanı

Konuları iyice etüt edilmelidir.

 

Bir kürk hayvanı yetiştiricisinin kazancı genel olarak şu beş faktöre bağlıdır:

 

1. Bilgili bir çiftleştirme

2. Uygun bir barınak sistemi

3. Gıda

4. Sağlık

5. Pazarlama

 

İlk ve önemli faktör olarak belirttiğimiz “bilgili bir çiftleştirme” çok muntazam kayıt tutma ve iyi bir genetik bilgisini gerektirmektedir. Şurası unutulmamalıdır ki, iyi bir yetiştirme ancak muntazam ve sürekli kayıt tutmakla mümkün olabilir. Bütün çiftleştirmelerin bu kayıtlara dayanılarak yapılması gerekir.

Bundan sonra üzerinde durulacak en önemli konu damızlık olarak sağlanacak başlangıç materyalinin iyi seçilmiş olmasıdır. Kötü anaçlardan iyi kalite kürk veren yavru almak mümkün değildir. Ancak, iyi bir damızlık materyal sağlamakla da iş bitmiş sayılmaz. Bu materyalin yıldan yıla daha iyiye doğru geliştirilmesi gerekir. Bu bakımdan yetiştiricinin bilimsel yetiştirme yöntemlerini iyi öğrenmesi, yetiştirmekte olduğu hayvanların vahşi haldeki alışkanlıklarını, esaretteki isteklerini, kümes ve kafeslerin özelliklerini, yemleme metotlarını iyi bilmesi ve bu konudaki gelişmeleri yakından izlemesi de gerekir. Pazar istekleri de yıldan yıla değişebilir. Bu sebepten yetiştiricinin değişen pazar şartlarını sürekli olarak izlemesi gerekir.

 

 

 

 

 

BAŞLICA KÜRK HAYVANLARI

 

Bu bölümde kürkünden yararlandığımız başlıca hayvanlar hakkında bilgiler verilmiştir. Bunlardan, kürkçülük bakımından önemli görünenler üzerinde diğerlerine nazaran daha geniş bilgi verilmesine çalışılmıştır. Bu bilgiler aslında, kürk ticareti ile uğraşanlar için olduğu kadar yetiştirici, işleyici ve boyacılar için de gerekli olan bilgilerdir.

Giyim eşyası, dekoratif eşya veya başka maksatlarla kürkünden yararlanılan farklı memeli türlerinin sayısı 200 kadardır. Bunlar da Karnivorlar, Ungulatlar, Rodenler, Marsupialler, Insektivorlar ve Primatlar, olmak üzere 6 takıma dağılmışlardır. Kürkünden en fazla yararlanılan hayvanlar ilk üç takıma dahildir. Son iki takımda ise sadece birkaç örnek vardır.

 

TİLKİ

 

 

Canis vulpes (L)                                    İngilizce de     : Fox

Takım    : Carnivora (etoburlar)                 Almanca da    : Fuchs

Familya : Canidae (köpekgiller)                 Fransızca da   : Renard

Tilki, yabani halde yumuşak topraklarda, birbirleriyle irtibatlı 50-100 dehliz uçmak suretiyle Toplu halde yaşar. Gündüzleri, toprağın altında açtığı bu dehlizlerde saklanır. Geceleri ise avlanmaya çıkar. Tarla faresi, kuşlar, balık, tavşan, karaca, geyik yavruları ve bilhassa kümes hayvanlarının düşmanıdır. Avını hile ile yakalamaya çalışır. Yiyeceklerini, öldürdükten sonra ayrı ayrı yerlere gömer ve bu terleri unutmaz. Daha sonra toprağı açıp teker teker çıkararak yer. Üzümsü meyveleri de sever. Koku alma, duyma ve görme organları kuvvetlidir.

Arka ayakları 4, ön ayakları 5 parmaklıdır. Gözleri iri olup göz bebeği ışık durumuna göre değişir. Yer yüzünde kutup bölgelerinde kutup tilkisi, kuzey Amerika da kırmızı tilki, orta Asya da sarı tilki, Çin ve Japonya da balık yiyen tilki, çöllerde yaşayan çöl tilkisi gibi bir çok tilki türleri vardır.

 

         GÜMÜŞİ TİLKİ

 

Canis vulpes argenteus

İngilizce de    : Silver fox

Almanca da   : Silber huchs

Fransızca da : Renard argante

 

Sırt kısmındaki liflerin rengi siyah veya siyahımsı mavidir. İnce alt lifler gri ince rengiyle gri-mavi renktedir. Ayakları siyah, karnı dalgalı yarı siyahtır. Kuyrukta, ince alt lifler grimsi olup, kuyruk daima siyahla son bulur.

Bir çok araştırıcılara göre gümüşi tilki, kutup bölgelerinin kırmızı tilkileri arasında “Melanizm” ile meydana gelmiştir. Yavaş yavaş serbest hayattan sabit hayata alıştırılmış, esarete son derece kolay uymuş, devamlı seleksiyonla üstün güzellikte türler elde edilmiştir. Bugün vahşi halde oldukça azalmıştır. Vahşi gümüşi tilkiler Labrador, Sibirya, Kanada ve Alaska da yaşarlar. Kürkü son derece güzel, siyah, bazı yerlerinde parlak ve saf gümüşi dalgalar mevcuttur. Sibirya da vahşi halde yaşayan gümüşi tilkinin rengi kurşuniye kaçar. Kürkü 75-100 cm kuyruk 30-35 cm uzunluktadır.

 Kanada, Avrupa ve Rusya da gümüşi tilki çiftlikleri mevcuttur. En iyi gümüşi tilki kürkleri Kanada’ da elde edilir.

 

          GRİ TİLKİ

 

Urocyon cinereo argenteus

İngilizce de      : Grey fox

Almana da       : Griesfuchs

Fransızca da    :   Renard gris

 

Bu tilki A.B.D lerinin kuzeyinde bulunur, fakat yayılma blgesi Meksika ve Orta Amerika’ ya kadar iner. Bazen “Virjinya Tilkisi” de denir. Kuyruk kısmı frapan, uzun tüylü ve kırmızımtrak dalgalara sahiptir. Gri tilki ayrı bir zoolojik form teşkil eder. Hem et hem ot yer (omnivore) ve gececidir. Yuvası ağaç kavuklarındadır. Mart sonu veya nisan ayında 3-5 yavru yapar. Kürkü 50-70 cm uzunlukta, kuyruk 35 cm. kadardır. Kürkü gri renktedir. Bu genel renk, siyah ve beyaz renklerin eşit olmayan dağılımı ile meydana gelir. Fakat lifler genellikle beyazla son bulur. Bazı türlerinde kırmızı renkte olanları da vardır. Karın kısmı kırmızımtrak, istisnai olarak beyazımı veya pembedir. En iyi kaliteleri Amerika’ nın doğu bölgelerinde daha düşük kaliteleri ise Orta Amerika’ da bulunur.

 

         PLATİN TİLKİ

 

Canis vulpes platineus

İngilizce de      : Platina fox

Almanca da     : Platina fuchs

Fransızca da    : Renard platine

 

 

Rengi soluk veya mavi-gridir.burun ve yüzünün sivri kısımları beyaz, kulakları siyahtır. Band halinde boğazına kadar uzanan bir kolye boynunu süsler. Sırtının rengi diğer kısımlarından daha koyudur. Ayakları bayazımsı veya gri-mavi ve ekseriya siyah beneklidir. Kürkü 70-100 cm., kuyruk 30-35 cm., üst lifler 10 cm. kadardır.

 

          KROS TİLKİ

 

Canis vulpes cruciatus

İngilizce de     : Cross fox

Almanca da    : Kreuz fuchs

Franszca da    : Renad croise

 

Bu tilki gümüşi tilki gibi kuzey ülkelerinin kırmızı tilkileri arasından melanizm ile meydana gelmiştir. Kürkü genellikle sarımtırak kahverengi ve ekseriya koyudur. Sırt kısmı ve göğüs kısmı hayvandan hayvana çok değişen renklerdedir. Bu hayvan esarette yetişmez. Ticaretteki kürkler vahşi hayvanlardan elde edilenlerdir. Kanada ve Alaska da çok bulunur. Boyu kırmızı tilkininkine yakındır. Avrupa da sayıları çok azdır. İsveç, Norveç, Fillandiya, ve Kuzey Rusya’da vardır. Sibirya’dakilerinin kürkü daha iyidir. Kürkü 75-100cm uzunluğunda, kuyruk 30-40cm’dir.

 

POLAR TİLKİLER

 

Mavi beyaz olmak üzere iki renk varyetesi vardır. Bazı araştırıcılara göre bu iki hayvanın aynı hayvan olduğunu zannetmek yanlıştır. Mavi tilki bütün yıl mavi veya mavimtırak kalır. Beyaz tilki ise, yazın gri-esmer, kışın beyazdır. İki türü ayıran başlıca özellik budur. Beyazı kuzey bölgelerinde yaşar, mavisi daha aşağı bölgeleri tercih eder ve daha az karla kaplı yerleri tercih eder. Her iki hayvanda aynı özelliklere sahiptir. Senede bir defa ve bir sefer de beyazlar 2-6, maviler ise 2-3 yavru yaparlar. Vücut uzunluğu 60-85cm, kuyruk 15-20cm dir.

 

BEYAZ TİLKİ (Canis alopex lagopus)

 

Kürkü kışın beyaz, yazın gri-esmerdir. Oldukça geniş bir alana yayılmıştır. Kürkü çok kıymetli olduğundan üretilmektedir. Genel olarak Avrupa beyaz tilkisi az yumuşak ve gür tüylüdür. Vücut, kuyruk hariç 65-70 cm uzunluğundadır.

 

 

 

Avrupa beyaz tilki şu özelliklere sahiptir:

 

1. Norveç ve az miktarda İsveç’te bulunan İskandinav beyaz tilkisi gür tüylü olmakla beraber, tüyleri yünümsüdür.

2. Avrupa Rusya’nın beyaz tilkileri, kalite bakımından İskandinav tilkileri ayarındadır. Tüyler ince, sık ve uzundur.

3. Spitzberg beyaz tilkisi büyük boyludur. Kürkü ince ve sık tüylüdür.

4. Yeni Zamljia beyaz tilkisi öncekilerden biraz daha iyi kalitededir. Avrupa derileri arasında en başta yer alır. İzlanda ve Grönland beyaz tilkileri bunlardandır.

 

Asya Orijinli Olanlar İse:

 

1. Obdorosky beyaz tilkileri, yünümsü tüyleri, sarıya bakan rengi ile karakteristiktir.

2. Yenisey beyaz tilkileri, Asya’nın en iyi beyaz tilkileridir.

3. Lakoorak veya yak denilen beyaz tilki olenek vadisinde yaşar. Orta büyüklüktedir. Ticari bakımdan iyi kalitelidir. Derisi yumuşak, lifleri ince ve sıktır.

4. Kamçatka beyaz tilkisi çok değişik karakteristikler gösterir.

 

Amerika Beyaz Tilkileri

 

1 . Alaska beyaz tilkisi: Büyük cüsselidir. Lifleri orta inceliktedir. Kürkü oldukça sıktır. Aynı hayvanın daha küçük cüsselisi Behring denizinin bazı adalarında da vardır.

2. Yukan beyaz tilkisi: Büyük derileri ile tanınmışlardır.

3. Hudson beyaz tilkisi: En büyük boylu Amerika beyaz tilkisidir. Kürkü parlak ve incedir.

 

MAVİ TİLKİ

 

Polar tilkinin ikinci tipini teşkil eden mavi tilki beyaza nazaran daha az yaygındır. Coğrafi dağılım bölgeleri Labrador, Kuzey Kanada, Alaska kıyıları, Grönland, İzlanda ve Kuzey Sibirya’nın bazı kısımlarıdır. Grönland, mavi tilkilerin ilk yurdudur. Boyu 60-85cm kadar kuyruğu 15-20 cm dir. Erkeklerin kürkü dişilerinkinden daha güzeldir. En iyi ticari değerini 2-3 yaşında bulur.

Kürkü ince ve yumuşaktır. Kalitesi beyaz tilkiden daha düşüktür. Rengi mavi-siyahtan, kahverengi ve maviye kadar değişir. Üzerinde yeteri kadar araştırma yapılmamıştır. Alaska kıyıları ve Kanada’nın kuzeyinde elde edilenler “Alaska mavi tilkisi” diye satılır. Bunların kürkü siyahımsı maviden esmere kadar değişir. Bu renk kuzey mavi tilkisine benzer. Fakat tekstürü daha kalındır. Behrihg denizi adaları mavi tilkileri daha çok vahşi halde yaşar. Eğer iyi bir seleksiyon yapılırsa yetiştiriciler değişik kalite kürk elde edilebilirler. Kırmızı tilki Avrupa, Asya, Amerika, ve Afrika’da yaşar. Avustralya’ya da götürülmüştür.

Orta boylu, kuyruğu uzun, burun kısmı uzun, kulakları geniş ve üçgen gibidir. Kalın kürklü, üst kısmı kızılımsı sarı renktedir. Alt kısmı beyazımtırak veya istisnai olarak siyahımtıraktır. Birçok varyeteleri vardır. Mevsime göre renk değiştirir. Bazıları yaşadıkları bölgenin rengine uyarlar. Örneğin kurak yerlerde yaşayanlar kum rengi olurlar.

Boyu ortalama 80 cm dir. Normal olarak gececidir. Et yiyicidir. Bazı meyveleride yer. Balı çok sever. Çift yaşar, kışın çiftleşir. Dişi, iki aylık gebelikten sonra nisan’da 5-7 yavru yapar. İlkbaharda her aile aynı yerde bir çok galerileri olan merkezi bir dehlizde yaşar. En iyi kalite kürkler Amerika da Alaska ve Kuzey Batı Kanada da elde edilir. Rusya’da ise 38 kırmızı tilki bölgesi olup en iyi kaliteleri Kamçatka’da bulunur.

 

Avrupa’daki yayılma alanı 3 bölgeye ayrılır:

 

1.       Güney Avrupa

2.       Merkezi Avrupa

3.       Kuzey Avrupa

 

Portekiz, İspanya, Orta Fransa, İtalya, Yugoslavya, Yunanistan ve balkan ülkeleri güney bölgededir. Bu bölgedeki tilkilerin boyun kısmı güney bölgedekilerden daha uzun liflidir. Fakat kürkü tam olarak ele alınacak olursa kısa lifli, kırmızıdır. İskandinav ülkeleri İsveç, Norveç’te yetişenler daha ziyade soğul ülkelerin kürklü derilerini karakterize ederler. Bu bölgedeki hayvanların kürkü kalın ve sıktır. Alt lifler, ince ve son derece parlaktır. Kuyruğu güzel ve sık tüylüdür. Kürkü 60-90 cm, kuyruk 30-35 cm dir. Kuyruk ucu ise beyazdır.

Tilki memleketimizde oldukça boldur ve postu kürk imalinde kullanılır. Memleketimizde 2 tip tilki bulunur. Bunlardan birincisi siyah, diğeri açık sarı renklidir. Siyah renkte olan tilkiye “Kömürcü Tilkisi” denir.

Esas itibariyle renk, coğrafi bölgelere ve iklim özelliklerine göre değişiklik gösterebilirse de genel olarak açık sarı ile kestane rengi arasında değişir. Kürkü, yumuşak, sık, esmerimtırak boz veya kül rengi olup, liflerin uçları sarımtırak pas kırmızısı rengindedir.

Yanak, üst dudak, üst çene, gerdan ve bacaklarının iç ve alt kısımları beyazdır. Göğüs ve karın beyazımtırak-bozdur. Burnu, göz kapakları ve dudaklarının rengi normal olarak siyahtır. Burnu sivri, kulağı üç köşeli, gövdesi yuvarlar, kuyruğu vücudunun yarısı kadar olup, kabarık tüylü ve yuvarlaktır. Ağırlığı 7-10 kg kadardır. Yerden yüksekliği 30-40 cm vücut uzunluğu 90-100 cm arasında değişir.

 

KÜRK ÜRETİMİ

 

Kürk üretimi amacı ile dünyada vahşi haldeki kürk hayvanlarının yetiştiriciliği ilk defa tilki yetiştiriciliği ile başlamıştır. Uzun yıllar gizli olarak yapılan tilki yetiştiriciliği zamanla büyük bir gelişme göstererek diğer kürk hayvanlarının da yetiştirilmesine yol açmıştır. Tilkiler çok duyarlı hayvan olduklarından bu husus bakımlarını güçleştirmektedir. Bu nedenle başarılı bir yetiştiricilikte her şey den önce hayvanların güveninin kazanılması önem taşır. B bakımdan tilkilere mümkün mertebe alıştıkları bakıcılar bakmalıdır. Akıcıların hayvanlarla ayrı ayrı ilgilenerek onların huylarına göre muamele etmeleri gerekir. Çiftlikte hayvanların bulunduğu yere tabancılar girmemeli ve köpek, kedi gibi hayvanlar yaklaştırılmamalıdır.

Güneş, kürk renginde olumsuz değişmelere sebep olabileceğinden tilki çiftliklerinde, şiddetli güneşe karşı gölgelikler tesis edilmelidir. Bununla beraber, gölge sağlamak için güneşsiz yer seçimi de doğru olmaz. Çünkü hayvanların sağlığı ve yaşadıkları alanda mikroorganizmaların yok edilmesi için güneş şarttır.

Tilkilerde ekonomik ve kaliteli bir kürk üretimi besleme ile yakından ilgilidir. Karlı bir üretim, yavru veriminin yüksek oluşuna, yavruların sütten kesilme dönemindeki ağırlıklarının fazlalığına, hızlı ve devamlı büyümelerine bağlıdır ki bu da ancak uygun bir beslenme ile sağlanabilir. Günümüzde tilkiler için gerekli gıda ihtiyaçları bilimsel olarak tespit edilmiş olmaktadır. Tilkiler çoğunlukla kesif yemlerden oluşan karmalarla beslenirler. Bunlara büyük çapta at eti yedirilebilir. Son zamanlarda, yetiştiriciliğinin yapıldığı memleketlerde paket halinde sanayi yemleri de kullanılmaya başlanmıştır.

Tilki yetiştiriciliğinde amaç, üstün kalitede kürk elde etmek olduğuna göre, hayvanın kürkünün en iyi durumda bulunduğu devreyi dikkatle izlemek mecburiyeti vardır. Bu dönem bölgelere göre değişmekle beraber genellikle Kasım sonunda Şubata kadar olan devredir. Bu devrede kürkün alt ve üst lifleri tam olarak teşekkül etmiştir. Lif dökülmesi yoktur.

Kürkü alınacak hayvanların öldürülmesinde değişik metotlar kullanılabilir. Öldürülen hayvanların derisi genellikle, tulum halinde yüzülerek çıkarılsa da, bazen piyasanın isteğine bağlı olarak açık da çıkarılabilir. Yüzülen deriler, et kısımlarındaki fazla et ve yağ parçaları giderildikten sonra özel kurutma kalıplarına geçirilerek kurumaya bırakılır. Bu esnada derileri lüzumundan fazla germemeye dikkat etmek gerekir. Uygun şekilde kurutulan deriler, daha sonra kalitelerine göre sınıflandırılarak satışa arz edilir.

 

 

   VİZON

Vahşi vizon kışı uzun, soğuk yerlerde, nehir ve göl kenarlarında yaşar. Avrupa, Asya, Amerika’da bulunur. Avrupa’da vahşi halde bulunan vizon, Amerika vizonuna nazaran daha küçüktür. Avusturya, Macaristan, Romanya, Finlandiya, Kuzey Rusya ve Polonya’da bazı lokal türleri vardır.

Vizon görünüşü itibariyle sansarı andırır. Ön ayakları arka ayaklarından fark edilir derecede kısa, yürüdüğünde vücudunun başın alt kısmından ön ayaklarına kadar olan kısmı yere hemen hemen sürünecek kadar yakındır. Bütün karnivor grubunda olduğu gibi vücut uzundur. Toplam uzunluk 50 cm kadardır. Bunun 13-14 cm si kuyruktur. Dişiler ortalama 1.2, erkekler 2 kg kadardır. Baş kısmı çok kuvvetlidir. Burun geniş, kısa ve yassıdır. Kulakları yuvarlak, ayakları kısadır. Parmakları, pençelerin kaide kısmına kadar bir zarla kaplıdır. Bu zar hayvana nehirde yüzme ve avını yakalamada yardım eder. Kulakları hemen hemen kürke gömülüdür.

 Çenesinde beyaz bir leke vardır. Amerika menşeli vizonlarda beyaz leke çenede lokalize olmuştur. Avrupa menşelilerde ise çeneden dudaklara kadar yayılır. Vizon çok iyi yüzer ve dalar. Koku alma duygusu kuvvetlidir. Doymak için öldürür. Suda yaşayan her türlü hayvanla beslenir. Yedikleri daha ziyade balık, salyangoz, mollusk, kuş, nehir memelileri, kuş yumurtaları v.s. dir. Çok güzel yüzdüğü ve dalış yaptığı gibi, su altında uzun süre kalabilir. Bu özellik hayvanın dip kısımlara kadar balıkları takip etmesine yarar. Vizon yılda bir defa doğum yapar ve 1-12 yavru verir.

Yavru adedi ortalama 3-4 tür. Gebelik süresi 40-70 gündür. Ortalama 52 gün sürer. Cinsiyet belirimi 6-7 aya doğru başlar. Kızgınlık Martta olur ve yılda bir defadır. Seksüel ömür 6-7 senedir. Hayat süresi 12 yıl, esarette en çok 10 yıldır. Vizon anüs bezleri yahut misk bezlerine sahiptir. Diğer karnivorlarda olduğu gibi anüsün iç yarı kısmında iki delik vardır. Bunlar beyaz-gri renkte, kötü kokulu bir sıvı ile doludur. Vizon yetiştiriciliğinde bu kokunun kafeslerin kirliliğinden veya besin artıklarından ileri geldiği sanılırsa da tek bir hayvan tecrit edildiğinde aynı kokunun devam ettiği görülür.

Vahşi vizonun kürkü kahverengi-kestane rengindedir. Bu renk mevsime, hayvanın yetiştirdiği yere, iklim ve coğrafi bölgelere göre az çok değişir. Lifleri kısa, sık, parlak ve uniformdur. Kürk, çok yumuşak, örtü liflerinin hasıl ettiği metal parmaklığındandır. Alt lifler çok sıktır. Amerika vizonu, Avrupa vizonuna nazaran daha koyu renkte, fevkalade parlak ve çok güzel sırça liflerine sahiptir. Çene kısmından itibaren, vücudun alt tarafında kasığa kadar bir hat şeklinde aynı renkte uzanan, bazen serpilmiş şekilde beyaz lifler bulunur.

 

 

BİR VİZON ÇİFTLİĞİ KURULURKEN DİKKAT EDİLECEK BAZI ÖNEMLİ NOKTALAR

 

İlk zamanlar vahşi vizon kürklerinin çok yüksek fiyatlarla alıcı bulması zamanla dünyanın hemen her yerinde pek çok vizon çiftliklerinin kurulmasına yol açmıştır. Kanada, A.B.D., Belçika, Almanya, İngiltere, Rusya, Hollanda gibi ülkelerde vizon çiftlikleri kurularak bu hayvanların bilimsel metotlarla üretilmesine başlanmıştır. Bu memleketlerin bir çoğunda vizon yetiştiriciliği önceleri devlet tarafından desteklenmiş, yetiştiriciler Tarım Bakanlıklarından yardım görmüşlerdir. Bugün ise vizon yetiştiriciliği dünyada sığır, at, domuz vs. yetiştiriciliği gibi hayvan yetiştiriciliğinin sağlam ve karlı bir kolu haline gelmiştir.

Dünya’daki bütün vizon yetiştiriciliğinin esası, Kuzey Amerika, özellikle Kanada orijinlidir. Halen Kanada’da vizonun 14 coğrafi soyu vardır. Ancak bunlardan sadece bir kaçı yetiştiricilikte kullanılmaktadır. Diğerleri vahşidir. Kürk kalitesi bakımından en iyileri Quebec ve Labrador soylarıdır.

Vizonlar özellikle alışmadıkları bir ses veya gürültüden ürkerler. Bu nedenle vizon çiftliğinin sakin olması gerekmektedir. Çiftliğin çok yakınından geçen işlek bir yol, bir fabrikanın değişik zamanlarda çıkardığı gürültüler, bu hayvanların yetiştirilmesinde olumsuz etki yapan ususlardır. Bu sebepten imkanlar müsait olduğu takdirde çiftliğin kurulacağı bölge aşağıdaki hususlar dikkate alınarak seçilmelidir.

 

1.       Meskun yerlerden uzakta olmalıdır.

2.       Çevresinde fabrika, okul, kışla gibi tesisler bulunmamalıdır.

3.       Yaz ve ilkbahar ayları serin olmalıdır.

4.       Çevresinde bol ağaç bulunmalıdır.

5.       Yakınından elektrik, su, hatta telefon hatları geçmemelidir.

6.       Her türlü ulaşımın sağlana bilmesi için ana ve talihi yollarla bağlantısı olmalıdır.

        

Çiftliğin kurulacağı sahanın da şu özellikleri taşıması gerekir.

 

1. Tesislerin oturtulacağı kısımlar karasuluk veya yağışlı zamanlarda bataklık olmamalıdır.

2. Çiftlik arazisi, kuruluş halinde iken hizmetlerin daha kolay yürütülmesi ve ileride yapılabilecek ek tesisler dikkate alınarak kayalık ve taşlık bir arazi olmamalıdır.

3. Tepe ve dağ gibi arızalı arazinin yamaç kısımları olamamalıdır.

4. Yakınında yağışlı mevsimlerde taşan çay, kanal vs. bulunmamalıdır.

5. Kuruluşu kolaylaştırmak için mümkün ise düzgün bir saha olmalıdır.

 

Vizonluklarda kafesler mümkün olduğu takdirde sıra halindeki ağaçların altlarına yerleşebileceği gibi, genellikle bir sundurma altına yerleştirilir. Bu suretle sıcak mevsimlerde güneşin etkisi önlenmiş olur. Gölge sağlayan vasıtalar yoksa, ince dallardan veya hasırdan kafes, saman, saz veya kargı gibi materyelden sun’i ve hareket edebilen ekranlar yapılabilir. Daha güzel kürk elde etmek için aşırı olmamak şartıyla rutubetli hava iyidir. Bir nehir, akarsu veya göl bu rutubeti temin edebilir. Bazı yetiştiriciler vizon kafeslerini su üzerine koymayı tercih ederler. Köprü şeklindeki bu sistem temizliğin daha kolay olması bakımından da oldukça faydalıdır. Yetiştiricilikte içilebilir suyun bulunması içme ve temizlik için şarttır. Her gün çok miktarda su sarf edileceği düşünülürse yeter derecede bir kaynak ve kanalizasyon bulunması gerektiği anlaşılır.

 

Vizon çiftliklerinde çevre emniyeti son derece önem taşır. Bu bakımdan;

 

1. Yabancıların çiftlik içine girmesini, bil hassa çocukların vizon kafeslerine yaklaşıp onlara zarar verici hareketler yapmasını ve hayvanlar tarafından ısırılmalarını önleyici tedbirler alınmalıdır.

2. Kedi, Köpek, Tavuk gibi hayvanların çiftliğe girip kafesler üzerindeki yemekleri yemelerine ve bilhassa bu yolla bulaşıcı hastalık mikropları taşımalarına mani olunmalıdır.

3. Herhangi bir sebeple kafesinden kaçan bir vizonun çiftlik dışına çıkmasını önleyecek tedbirler alınmalıdır.

4. Çiftliğin belirli bir giriş yeri bulunmalı ve dışarı ile her türlü temas ayrı bir idari kısımdan yapılmalıdır.

 

Çiftliklerde hayvanlar gece kendi hallerine terk edilemeyeceğinden işletmenin yakınında bir lojman yapmak, eğitilmiş bir köpekle bekçi bulundurmak lazımdır.

 

İYİ KALİTE KÜRK ÜRETİMİ İÇİN GIDA TEMİNİ SORUNU

 

Vizon tam bir etoburdur. Midesi her 2 ila 4 saat civarında boşalır. Boşaltım maddeleri analiz edilecek olursa bunun %80 inin hazmedilebilir maddeler olduğu görülür. Rasyondaki 30 gr için toplam proteinden 6 gr ını vücudunda tutar, kalan dışkıya geçer.

Günümüzde, vizona lazım olan proteinler, yağlar ve karbonhidratlar bilinmektedir. Aynı şekilde optimum vitamin ve mineraller de tespit edilmiştir. Başlangıçta vizon üretimi temel yem olarak mezbaha artıklarına ve ete dayanmakta idi. Son yıllarda, bu yem maddelerinin azlığı yetiştiricileri diğer hayvansal proteinlerden yararlanmaya zorlamıştır. Örneğin İskandinavya’da başlıca protein kaynağını balık ve donmuş balık artıkları teşkil ediyordu. 1965 yılında mezbaha artıkları hayvansal proteinli yemin sadece 1/5 inden azını teşkil ediyordu. Geriye kalan ihtiyacı balık endüstrisi sağlıyordu. Hatta artan ihtiyacı karşılamak için Kuzey Avrupa nın çeşitli bölgelerindeki nispeten yüksek balık varlığı da kafi geliyordu.

Bir tek vizon kürkü elde etmek için yaklaşık 70 kg yeme ihtiyaç vardır. Diğer taraftan vizon rasyonları yaklaşık %70 taze materyal içerdiğinden vizon yetiştirilen memleketlerde tem tedariki bir takım problemler yaratmaktadır. Çünkü vizon ve tilki çok miktarda konserve edilmemiş ve işlenmemiş hayvansal proteine muhtaçtırlar. Ancak bu konuda balıkların konserve edilecek saklanmasındaki modern yöntemler rahatlık sağlamıştır.

Yukarıdaki nedenlerle taze yemin yerini tutabilecek karışım yemlerin geliştirilmesi konularında araştırmalar yapılmaktadır. Bu araştırmaların hedefi, hayvanları hastalıklardan, vitamin noksanlıklarından ve beslenme bozukluklarından koruyan ve daha iyi gelişmeyi sağlayan tam bir yem elde etmektedir. Ancak henüz böyle bir yemin vizon için balık ve etin yerini belirli bir ölçüde tutacağı ve böyle bir yemleme yönteminin domuz üretimi ve kanatlılardaki gibi önem kazanıp kazanmayacağı kestirilememektedir.

Gıda,vizon sağlığının ve iyi kalite kürk üretiminin en önemli faktörlerinden biridir. Keza, temiz ve ölçülü bir gıda rejimi ile beslenen vizonlar liflerini zamanında düzer ve bu maksatla rasyon tertibinde proteince zengin maddeler seçilir.

Vizon rasyonuna dahil edilecek maddelerin çok taze olması veya dondurularak muhafaza edilmesi, dondurulmadan evvel veya rasyon hazırlanırken bol su ile iyice temizlenmesi gerekir. Mevsim şartları ne olursa olsun bunlar hiçbir zaman ısıtılmaz veya kaynatılmaz.

Vizon yetiştiriciliğinin yaygın olduğu memleketlerde günde ortalama 60-70 ton yiyecek hazırlayarak çevredeki çiftliklere dağıtan büyük tesisler vardır. Buralarda balık hariç, vizon yiyeceğine karıştırılan maddeler, dondurulmuş kalıplar halinde büyük soğuk hava depolarında muhafaza edilir. Balık günü gününe sağlanır.

Vizon beslenmesinde kullanılan yiyeceklerin daima taze olarak bulundurulması gerektiğinden, hazırlanan yemeklerin muhafazası için çiftlikte muhakkak bir soğuk hava deposuna ihtiyaç vardır.

 

KÜRK ÜRETİMİ

 

Vizonlar senede 1 defa çiftleşirler. Çiftleşme mevsimi bölgelere göre Şubat sonunda Nisan başına kadar değişebilir. Ortalama 52 günlük gebelik döneminden sonra 1-12 yavru yapar. Yeni doğan yavruların büyüklükleri 2-3 cm ağırlıkları ise 8-10 gr kadardır.

 

 

 

ÖLDÜRME

 

Öldürme zamanı: derileri satılmak üzere vizonların öldürülmesi zamanı için kesin bir tarih söylemek mümkün değildir. Buna ısı, kışın uzun veya kısa sürüşü, beslenme, vizonun cinsi vs. etki eder. Öldürme zamanı genellikle ekim ayının sonundan itibaren başlar. Bununla beraber, hayvanların bulundukları ülkenin iklim şartlarına göre, yaz liflerini değiştirmemişlerse kürkün kalitesi, liflerin güzelliğine bağlı olduğundan kesim zamanının tayininde bu husus dikkate alınarak değişiklik yapılabilir. Normal olarak derileri alınacak hayvanlar bir yaşından aşağı olmamalıdır.

 

Öldürülecek hayvanlar grubuna;

 

a.       Yılın Mart ayında çiftleştirilmek üzere damızlığa ayrılmış olanlar,

b.       Anneleri geçen doğumda 1 veya 2 yavru yapmış olanlar

c.       Kürklerinde kürk kalitesini bozacak kadar yabancı renkte lifler bulunanlar,

d.       Cinsiyet organlarından sürekli olarak akıntı gelen hayvanlar dahil edilebilir.

 

Derileri alınmak üzere öldürülecek vizonların seçimi: öldürme çağına gelmiş olan hayvanlar öldürülmeden önce teker teker kontrol edilir. Bazı hayvanlarda, anormal lifler bulunulabilir. Bu gibi hayvanların, bozuk lifleri zamanla atma imkanı olduğundan, bir sonraki öldürme sırasına alınırlar. Öldürülme çağı gelmiş hayvanlardan, kendi cinsinin normal yapısından çok fazla şişman olup, boylanmamış olanlar tespit edilir. Bunlar, rejime alınarak yağları arttırılır. Normal duruma gelince öldürülür.

Yapılan kontrol sırasında, bazı hayvanlarda kırçıl kısımlar görülebilir. Diğer taraftan hayvanların birbirleriyle kavga etmeleri sonucu kuyruk sokumlarında, kuyruk uçlarında ve ense kısımlarında yaralar meydana gelebilir. Yara yerleri kapanıp iyileşmeye başlamış hayvanların durumu dikkatle incelenerek mevcut arızalar kısa sürede düzelecek durumda ise bu gibi hayvanların öldürülmeleri bir süre geciktirilir. Düzelecek durumda değilse, kürkü kalitesizde olsa, boşuna gıda verilmemesi için öldürülmek üzere ayrılır. Öldürme işlemi “Kürk Hayvanlarının Öldürülmesi” bölümünde anlatılan usullerden biri ile yapılır. öldürülen hayvanlar, içerisine yumuşak bez veya çuval serilmiş arabalara konularak yüzülecekleri yere taşınırlar. Ancak ölü hayvanların uzun süre üst üste bırakılmamalarına dikkat etmek gerekir.

 

YÜZME VE KURUTMA

            Yüzme işi elle yapılabildiği gibi, bu maksatla yapılmış özel tezgahlardan ve motorlu yüzme makinelerinden de yararlanılabilir. Bunun için bir sivri uçlu büyük bıçak ve odun talaşı gerekir.

 

         Yüzme iş makine ile yapılıyorsa;

 

         1. Yüzmeye başlamadan önce hayvan kuyruğundan tutularak 2-3 kere silkelenir ve yumuşaması sağlanır.

         2. Daha sonra, bel kısmı yüzücünün iki ayağı arasına, karın kısmı tezgaha bakacak şekilde başı yere sarkmış olarak, sağ elle, ayak ayası ortasına kadar, tezgahın sağındaki dişli kısaca kıstırılır. Hayvan iki ayak arasına alınınca, sağ elle hayvanın sağ, sol elle sol arka ayakları kalçalarına yakın yerlerinden tutularak, eller dıştan içe doğru bükülmek suretiyle, arka ayaklar kalçalarından kırılır.

         3. Yüzücü sol elle, hayvanın sol arka ayak bileğinden tutup kendine doğru çekerek gerer. Sağ eline küçük bıçağı alıp, bıçağın ucunu yatık şekilde hayvanın kıç deliği dibinden saplayıp kıskaçtaki ayağın pençesinin ortasına doğru muntazam bir çizgi halinde ve bir defada yarar. Bu işlemi yaparken, bıçağın kayarak, derinin başka tarafına zarar vermemesine dikkat etmelidir.

         4. Daha sonra hayvanın sağ arka ayağı kıskaçtan çıkarılır. Sağ arka ayağına da aynı işlem yapılır. sol ayağı kıskaçtan çıkarmadan, hayvanın kuyruk altı da, kıç deliğini içine alacak tarzda üçgen şeklinde kesilir ve açılan bu deliğin etrafına talaş serpilir. Deri sağ elle bu delikten karına doğru biraz açılır.

         5. Hayvanın derisi, karına doğru açınca, ayaklarının içe gelen kısımlarının etkileri meydana çıkacaktır. Açılan arka ayaklarından birisi, deri olan taraf dışarı gelecek şekilde,ayağının dirsek kısmından tezgahtaki büyük iğneyle geçirilir ve sol arka ayakla, tezgahın altındaki pedal ileri doğru basılarak, iki parça olan iğnesi açılır. Deri ile ayak etinin sıyrılarak ayak bileğine deyinceye kadar bu harekete devam edilir. Aynı işlem diğer ayağa da tatbik edilir.

         6. Derileri etten ayrılmış olan ayaklar makinenin bıçağında bileklerinden kesilir.

         7. Daha sonra hayvanın kuyruğu, deri kısmı dışta kalacak şekilde iğneye geçirilir. Pedala basılarak sıyrılıp, kuyruğu deriden ayrılır.

         8. Hayvanın, deriden kurtarılmış iki arka ayağı sol elle iyice kavranır. Sağ elle de deri tutularak baş kısmına doğru çekilir.

         9. Arka ayaklar, dirseklerinin sinirle kemik kısmı arasından sağdaki ince iğneye geçirilir. Pedal ileri doğru basılırken, deri çekilerek hayvanın ön ayaklarının koltuk altına kadar geçirilir. Ön ayaklardan birisinin dirsek kısmına, yüzücü bir taraftan işaret diğer tarafından da baş parmaklarını takarak diğer el yardımı ile ayak derinin içinden çıkarılır ve ayrılır. Aynı işlem diğer ayağa da uygulanır.

         10. Derinin hayvandan ayrılmış olan kısımları ince talaş ekilerek iyice talaşlanır. Ayakla pedala basılarak, derinin bel kısmından sol elle sıkıca tutulup baş kısmına doğru yavaş yavaş çekilir. Büyük bıçakla hayvanın ense kısmında, derinin birleştiği yerdeki beyaz olan deriden, bıçağın yüzü yatık olarak beyaz kısmı bir taraftan kesilir. bir taraftan deri buruna kadar çekilir. Burada çok dikkatli olmak gerekir. Çünkü derinin baş kısmı kesilirse değerinden çok kaybeder. Buruna kadar gelince, deri burun ucundaki en ince ucundan kesilerek ayrılır.

         11. Deri iyice talaşlanır ve sonra silkelenerek temizlenir ve etleme makinesin verilir. Bu makinede, yüzme esnasında deri üzerinde kalan fazla et ve yağ parçacıkları yüksek süratle dönen, helozonlu bıçaklarla temizlenir. Etleme makinesi yoksa bu iş elle yapılır. bundan sonra iyice talaşlanarak kurutmaya hazırlanır.

          Derilerin kurutulmaları için kurutma kalıplarına lüzum vardır. Bu kalıplar dişi ve erkekler için farklı boyutlarda olabilir. Kurutma kalıplarına geçirilecek olan deriler kuyruğundan tutularak iyice silkelenir ve talaşları temizlenir. Kalıplara geçirilerek kurutma kısmına gönderilir. Uygun kurutma son derece önemlidir. Özel kurutma odası yoksa temiz, havadar, gölge bir yerde yeteri kadar bir süre bırakılır. Deri ucundan tutup kalıptan çekilince çıkmıyorsa kurutma işlemi tamamlanmış demektir. Kurutma işi biten deriler kalıptan çıkarılır. Renk ve kalitelerine göre ayrılır, gözlerinden ip geçirilerek demetler halinde bağlanır. Firmanın damgası vurulur, ambalajlanarak işlenmeye sevk edilir. Yukarıda anlatılan işlemler ne kadar iyi ve dikkatli yapılırsa kürk o kadar değer kazanmış olur.

 

                                               NUTRİA

 

         Güney Amerika orijinlidir. Dış görünüşü kuduzu andırdığından “Şili kastoru”, “Güney Amerika kunduzu” veya “Bataklık kunduzu” olarak adlandırılır. Zoolojik olarak lik defa 1872 yılında Şili’li J.I. Molina tarafından tarif edilmiştir. Yeni sınırlandırmaya göre Oktodentidae familyasının Capromyidae sub familyasına dahildir.

         Atlantik’ ten, Pasifik Okyanusuna kadar bütün güney memleketlerde ve 24-50 güney enlemindeki yüksek dağlarda bulunur. Vahşi halde su bitkilerinin fazla olduğu, az derin ve sakin sularda yaşar. Bataklık ve su birikintileri kenarında fazla rastlanır. Süratli akan suları sevmez. Yuvası nehirlerin içindedir. Suyun sıcaklığından fazla etkilenmez. Sadece subtropikal sıcak sularda değil, her yıl donan sularda yaşar. Aynı şekilde yalnız tatlı sularda değil çok kuvvetli alkali sularda bile yaşayabilir. Yani suyun kimyasal kompozisyonu nutriayı etkilemez.

         Bazı bakımlardan Kuzey Amerika kunduzuna benzerse de ondan daha küçük, tavşan büyüklüğünde bir kemiricidir. Vücut uzunluğu 60 cm, kuyruğu ise 30-35 cm arasındadır. Kısa, kalın vücutlu, kısa-kuvvetli boyunlu, uzun-geniş başlı, yuvarlak burunludur. Tam gelişmiş erkek bir nutria 9-10 kg dişi ise 6,5-9 kg canlı ağırlıktadır. Dudakları dişlerini örtmez. Ağzının gerisindeki deliği kapatabilmesi hayvana gıdasını suda sağlamasını yani su altında yem yemesini sağlar. Böylece solunum organlarına su kaçmaz. Gözleri orta büyüklükte, biraz dışarıya fırlamıştır. Kulakları tüysüz, küçük, yuvarlak ve uzunluğu genişliğinden pek az farklıdır. Ayakları kısa ve kuvvetlidir. Her ayakta 5 parmak vardır. Arka yak parmakları ön ayak parmaklarından uzundur ve uzun, yassı tırnakları vardır. Arka ayak parmakları birbirine perde ile bağlıdır. Arka ayaklar, önlerden çok daha uzundur. Nutria çok iyi yüzer ve su altında dakikalarca kalabilir. Ağzın ön kısmında dört adet çok kuvvetli kesici diş vardır. Bu dişler zamanla turunç kırmızısı renge dönüşürler ve hayvanda acayip bir görünüm meydana getirirler. Nutrialar bu dişlerle etrafındaki ağaçlara zarar verirler. Ağzın etrafında uzun bıyıklar bulunur.

         Kuyruk uzun ve düz, yuvarlaktan ziyade oval ve sert kıllar arasındaki 4 köşe pulcuklarla kaplıdır. İlk bakışta erkek ve dişiyi birbirinden ayırt etmek güçtür. Erkeğin başı daha geniş, kuyruğunun ucu daha yuvarlaktır. Dişinin ise burnu daha kıvrık ve kuyruğu daha sivridir. Erkekler genellikle dişilerden uzundur. Testisler karnın içinde gizlidir ve scrotum dışarıdan görünmez. Genital organları anüse çok yakındır. Dişi nutria’da sırt boyunca 4-5 meme bulunur. yani memeler başka hayvanlarda olduğu gibi karında değildir. Bunlar yavrularını suda emdirmeye yarar. Kürkü arasına gizlenmiş olup emme esnasında fark edilirler.

         Nutria çift veya poligam olarak küçük koloniler halinde yaşar. Yuvasını su seviyesinin üstünde yapar ve bunlara geçiş su yüzeyindedir. Gıdasını su bitkileri ve kökleri, çimenler, kamış ve benzeri bitkilerle bol miktarda kaba yem teşkil eder. Balık havuzlarında, balık popülasyonuna hiç zarar vermeden yaşar.

         Nutria senenin herhangi bir ayında çiftleşebilir. Kızgınlık süresi 2-4 gündür. Gebelik süresi 120-137, ortalama 128 gündür. Dişide kızgınlık her 28 günde bir tekrarlanır. 3-9 ortalama 5 yavru doğurur. 4 yaşına kadar yavrulayabilir. Yavrular liflerle kaplı ve gözleri açıktır. 6-10 hafta süt emerler. Fakat doğumdan birkaç gün sonra katı gıdaları da yemeye başlarlar. Dişi, doğumdan 1-4 gün sonra tekrar çiftleşebilir. Böylece senede 2-3 doğum mümkündür. Yavrular 6-8 ayda seksüel olgunluğa erişirlerse de bu yaşta gebe kalmayabilirler. 18-24 ayda fiziki olgunluğa erişirler.

         Nutria hareketli bir hayvan olmadığı intibaını verir. Görme duygusu zayıftır. Duyma da çok hassas değildir. Ön ayak parmaklarının dokunma hissi kuvvetlidir. Ön ayaklarını bir sincap veya raccoon gibi kullanabilir. Genel olarak saldırgan tabiatta değildir. Esarette bakıcısını tanır. İnsana, yakın mesafeden kızdırılmadıkça saldırmaz. Sadece kendisini korumaya çalışır. Nutria’ nın ürkekliğinin kalıtsal bir karakter olduğu sanılmaktadır.

 

         NUTRİA KÜRKÜNÜN ÖZELLİKLERİ

 

Nutria kürkü, pahalı olmayan fakat en iyi kürklerden biri olarak kabul edilir. Vizon dahil diğer kürklerle biir rekabet durumu yoktur. Kendine has sınıfı, kullanılma yeri ve fiyatı olan bir kürktür. 1872 yıllarında nutria kürkü, kürk piyasasında mevcut olmakla beraber hangi hayvana ait olduğu kesinlikle bilinmiyordu. Önceleri postlar kaliteli şapka imalatı için keçe yapımında kullanılıyordu. Üst lifleri yolma metodu öğrenilince kürk piyasasında aranmaya başlandı.

Kürkü meydana getiren lifler sık, oldukça uzun ve yumuşaktır. Kısa alt lifler vücudu ıslanmaktan korur. Bunları dağa uzun olan üst lifler örter. Bunların arasında geçit tip lifler mevcuttur. Liflerin renkleri beyazdan siyaha kadar değişiklikler gösterir. Kürkün esas rengi ise gri-kahverengidir. Bu renk tipe, mevsimlere, bulunulan çevre şartlarına göre değişir. Burundaki kıllar ve üst dudaktaki bıyıklar beyazdır.

Üst liflerin iki çeşit liften teşekkül eder. Bunlar gerçek üst lifler ve geçit lifleridir. Geçit lifler 45˚’ lik bir açı yapacak şekilde orta yerlerinden kıvrıktır ve alt liflerin kiremit gibi örterler. Her iki tip liflerde kalındır ve kürkün koruyucu tabakasını meydana getirir. Üst lifler 4-6 cm uzunlukta ve serttir. En uzun lifler sırttadır. Karın kısmındaki lifler daha kısadır. İncelikleri 45-190 mikron arasında değişir. Hakiki üst liflerin incelikleri, uzunlukları boyunca değişiklik gösterir. En ince kısmı dip kısmıdır. Ortaya doğru kalınlaşır, uçta tekrar incelerek sivri bir şekilde nihayetlenir. En kalın olduğu kısımdaki kesiti ovaldir. Sırtta karına nazaran daha fazla üst lif bulunur.

Geçit lifler, strüktür bakımından hakiki üst liflere benzerse de daha kısa ve incedirler. Bu liflerin alt yarısı hafifçe kıvrımlıdır. İnce alt lifler hayvanın vücudunu soğuk ve dış etkenlere karşı korur. Bu liflerin karın kısmında fazla olmamasının nedeni budur. Çünkü bu kısmın suya daha fazla maruzdur. Alt lifler 15-20 mm uzunluktadır ve incelikleri sırt kısmında biraz daha fazla olmak üzere 10 mikron kadardır. Lif sıklığı karın kısmında daha fazladır. Sırtta ise 80’e kadar düşer. Burada mm de 1 hakiki, 3 geçit lif bulunur. Aynı inceliğe sahip merinoslarda mm deki lif sayısı 130 dur. Karındaki sıklığa 100 dersek sıklık yanda 75, sırtta 40 dır. Özellikle liflerin uzun olduğu vücut bölgelerinde lif sıklığı azdır. Üst liflerin görevi alt kürkü korumak olduğuna göre vücudun her tarafına muntazam yayılması gerekir. Üst lifler karın kısmında daha fazla önem kazanır. Çünkü kürkün en kıymetli yeri burasıdır. Nutrianın üst liflerinde renk açıktır. Kahverengi ve siyaha kadar değişiklikler gösterirler. Tek bir hayvanda farklı üst lifler dahi farklı renklerde olabilir. Bazı lifler dipten uca kadar aynı renkte, bazı lifler ise uç kısımlarda daha açık renklidir. Diğer bazı tiplerde ise, koyu renkli ucun altında sarımsı veya grimsi renkte bantlar ihtiva edebilir.

Nutria kürkünün üst lifler tarafından verilen genel rengi genellikle sırtta karın ve yanlara nazaran daha koyudur. Üst liflerin rengi koyulaştıkça alt liflerin kalitesinin bilhassa sıklık yönünden bozulduğu tespit edilmiştir. Bunun sebebi açıktır. Çünkü koyu lifler güneş ışınlarını daha fazla absorbe ederler. Güneş ışınlarının fazla absorbesi ise alt liflerin sık olması lüzumunu ortadan kaldırır.

Sıklık kalıtsal bir faktör olmakla beraber, yetiştiricilikte bu faktörün iyi kalite kürk elde etmek yönünden kontrol altında bulunması gerekir. Üst lifler işleme esnasında kırkıldığından veya yolunduğundan kürkün en değerli kısmını çok ince alt lifler meydana getirir. Alt kürkü meydana getiren lifler kıvrımlıdır. Kıvrımların fazla olması arzu edilir. Aksi taktirde keçeleşmeye sebep olabilir. Alt kürkün en değerli rengi mavi-gri dir. Bu rengin koyu olanı tercih edilir. Buna yakın değerdeki diğer bir renkte çikolata rengidir. Bunun haricindeki renkler pek değerli değildir. Alt kürk renginin vücudun her tarafında düzgün olması gerekir. Alt liflerin deriye yakın kısmının renginin açık, uç kısmının koyu olması kürkün değerini düşürür. Alt kürkün sıklığını çok yüksek ve vücudun her bölgesinde düzgün olması arzu edilir. Alt kürk liflerinde parlaklık kadar incelikte bir değer ölçüsüdür. Her ne kadar kürke işleme esnasında bir dereceye kadar parlaklık verilebilirse de sonradan kazandırılan parlaklık, tabii parlaklık kadar kıymetli değildir. Çok kısa liflerden meydana gelen bir alt kürk de değersizdir. Keza çok uzun liflerden meydana gelenide arzu edilmez.

Mart ve Nisanda alt liflerde göze çarpan bir uzama görülür. Alt kürkün ortalama 1/6’sını, üst liflerin ise ¼’ünü büyümekte olan lifler teşkil eder. Kürkte daha büyük değişiklikler ilkbahar ve sonbaharda meydana gelir. Genç nutria lar yaşlılara nazaran daha uzun ve koyu, fakat seyrek kürke sahiptirler. Aslında genç nutrialar üç lif büyüme periodundan geçer. Yeni doğmuş olan yavrular koyu ve sık bir alt kürke sahiptirler. Lifler ikinci ayda uzar rengi açılır ve incelir. Olgunlaştığın da tekrar sık hale gelir. 4-6 aylıkken olgun hayvanın %8’i nispetinde sıklığa sahiptir. Bu sebepten hayvan 8 aylık oluncaya kadar kürkü tam olarak sınıflandırılamaz. Erkekler aynı yaştaki dişilere nazaran %30 daha fazla lif sıklığına sahiptir. Kıymetli bir kürkün meydana gelmesinde, kalıtsal özellikler yanında, etken olan çeşitli faktörler vardır. Bunlardan biri şudur; Bol su mevcut olmadıkça nutria iyi bir kürk meydana getiremez. Sıcaklık veya daha genel anlamda iklimde önemli bir rol oynar. Ancak yapılan tecrübeler uygun bir beslenmenin en önemli rolü oynadığını ortaya koymuştur. Çünkü liflerde vücudun herhangi diğer bir organı gibi beslenmeye muhtaçtır.

 

KÜRK ÜRETİMİ

 

Nutria, çiftliklerde yetiştirilen kürk hayvanları için en iyi ve en karlı olarak yetiştirilebilen hayvanlardan birisidir. Yetiştiriciliğin temeli kürk satışından elde edilen gelire dayanır. Damızlık satışına dayanan bir yetiştiricilik karlı olamaz. İhtiyaçları çok mütevazıdır. Herhangi bir iklime kolayca alışabilir. Özel bir ihtimam istemez döl verimi yüksektir. Çok sağlam bir hayvan olup bir çok parazit ve hastalıktan müteessir olmaz. Buna rağmen başarılı bir yetiştiricilik için bazı özel ihtiyaçlarının karşılanmasında zorunluluk vardır.

Nutrianin yetiştirilmeye alınmasıyla ilgili ilk belgeler 1830 yılına aittir. Avrupa hayvanat bahçelerine canlı nutria sevki 19. yy rastlar. İlk doğumda 1884 yılında basel hayvanat bahçesinde olmuştur.

Nutria yetiştiriciliği ikinci Dünya savaşına kadar. Avrupa da büyük gelişmeler göstermiş, fakat savaş yetiştiricilikte büyük gerilemeye sebep olmuştur. Savaştan sonra Fransa’dan Rusya’ya, İsveç’ten İtalya’ya kadar bütün Avrupa da yetiştiriciliğe yeniden başlanmış olup bugün Avrupa’daki yetiştiricilik Güney Amerika’ya nazaran daha ileri seviyededir.

Su, nutria yetiştiriciliğinde vazgeçilmez bir ihtiyaçtır. Hayvanın normal yaşantısını sürdürebilmesi için suya şiddetle ihtiyaç vardır. Hayvanın ihtiyacı olan temiz su sağlandığı takdirde esarete kolaylıkla intibak eder. Bunun için yetiştiriciliğin akarsu, küçük göl veya havuz kenarlarında yapılması gerekir. Temiz ve taze olması gereken suyun küçük kap veya çanaklarda verilmesi ihtiyacı kesinlikle karşılayamaz. Sürekli olarak değiştirilmesi imkanı yoksa en azından günde bir defa değiştirilmesi gerekir.

Nutria çiftliğinin etrafının boydan boya çitle çevrilmesi lüzumludur. Böylece meraklı kimselerin içeri girip hayvanları ürkütmesi önlendiği gibi, köpek, civciv ve diğer hayvanların kümeslere yaklaşmaması da sağlanmış olur. Çünkü Nutria, bakıcısını dahi aniden görse heyecanlanır. Kalp atışları 2 misline çıkabilir. Nefes alma temposu sıklaşır. Bu esnada bir kalp sektesi olabileceği gibi, ürkütülen bir Nutria birden bire suya dalar ve boğulur. Bu muhtemelen hayvanın suya dalmadan önce boğazını kapatamamış olmasından ileri gelir. Ürken Nutria, bakıcısının sakin konuşması, sırtını okşamasıyla kendine gelebilir. Nutriaya yavaş yavaş ve sakin, yani hayvana inciltilmeyeceği hissini vererek yaklaşılmalıdır. Bu hayvanlarda huysuzluk ve sinirliliğin kalıtsal olduğu zannedilmektedir. Nutrialar bazen eşyaları kemirmeye karşı da büyük bir eğilim gösterirler. Kemirme çoğu zaman can sıkıntısı ve çevreyle uyumsuzluğa işarettir. Nutrialarda görülen toprağı kazma alışkanlığı ise daha ziyade hayvanlar çok dar bir sahada yaşadığı zaman görülür ve muhtemelen kaçma arzusundan ileri gelmektedir. Bu alışkanlığında kalıtsal olduğu sanılmaktadır. Seleksiyonla kazma alışkanlığı çok az olan hatlar yerleştirilebilir.

Nutriaların beslenmesi ile ilgili bilimsel normlar henüz tam olarak ortaya konulabilmiş değildir. Ancak beslenmenin esasları kabaca bilinmektedir. Fazla miktarda kaba yem ihtiva eden rasyonlar, nutria tarafından diğer hayvanlara nazaran daha kolaylıkla hazmedilebilir. Çünkü hayvanın sindirim organları buna elverişlidir. Nutria kürkünün en üstün durumda bulunduğu devre hakkında çeşitli görüşler vardır. Nutria hayatının büyük bir kısmını suda geçirir. Liflerini mesela tilki veya vizon gibi bariz şekilde dökmez. Kürkün en üstün durumu üst ve alt liflerin tam büyüdüğü, renk ve parlaklığın en üstün olduğu devredir. Bu devrenin arkasından renk ve parlaklık gerilemeye başlar. Nutria bütün yıl boyunca tüy değiştirir. İlkbaharda fazla tüy döker. Üst liflerin fazla döküldüğü devre ile alt liflerin döküldüğü devre aynı zamana rastlamaz. Ancak en fazla dökülme ilkbahar ve son baharın başlangıcındadır. Buna karşılık bütün yıl boyunca gerek üst gerek alt yeni lifler meydana gelir. Bütün bunlara dayanarak Nutria kürkünün en iyi olduğu devre ilkbahar dökümünden hemen önceki ve sonbahar dökümünden sonraki devredir diyebiliriz.

Kürkün üstün kalitede oluşu selektif yetiştiriciliğe, hayvanın yaşına, belsem, bakım ve bol suyun mevcudiyetine dayanır. Hayvanın yaşı ile kürk kalitesi kısmen birbirine paralel gider. Aslında en iyi kürk tam gelişmiş 18-24 aylık Nutriadan alınır. Genç hayvanlardan alınan kürk ergin hayvanlardan alınan kürklerin %75-80 i değerindedir. Yeterli su bulamayan Nutria en çok bir ay içinde tüy dökümüne geçer. Pis havuzlardan veya küçük su kaplarından yararlanmaya zorlanan bir hayvanın kürk kalitesi düzgün olmaz. İyi kalite kürklerin, belirli renk, tekstür ve parlaklığa sahip olması gerekir. Bu nedenle kürkü alınacak hayvanlar öldürülmelerine yakın günlerde sık sık gözden geçirilmeli ve mümkün olduğu kadar en uygun zamanda kesilmeleri sağlanmalıdır.

 

ÖLDÜRME, YÜZME VE KURUTMA

 

Nutriaların öldürülmesi asfeksi metodu ile olur. Eğer bir grup nutria öldürülecekse bu iş için özel bir oda ayırmak gerekir. Kesim ve yüzme için bir oda, bir de karkasın hazırlanıp toplanacağı bir odaya ihtiyaç vardır.

Öldürülen nutria, kanı akıtıldıktan ve karkas soğuduktan sonra yüzülmelidir. Ancak karkasın sertleşmemesine de dikkat etmelidir. Eğer yüzme işi çok erken yani sıcakken olursa yağlar ellere ve liflere bulaşır ve temizliği gerektirir. Gecikme halinde yüzme işi zorlaşır. Nutria tulum çıkarılarak yüzülür. Sırt boyunca yapılan kesim genellikle sonradan işleme esnasında yapılır. yüzme enasında karkas sırtı üzerine yatırılır. İlk kesim arka ayaklar etrafında tam lif hattı boyunca yapılır. Sonra deri bacakların arka tarafındaki topuklardan kuyruğa doğru, kuyruğun etrafında eşey organlarının etrafında yapılır. Deri keskin bir bıçakla bacaklardan ayrılır. Kesme işi daima deriye doğru değil, vücuda doğru yapılmalıdır. Karkas daha sonra arka ayaklardan uygun bir yüksekliğe asılır. Deri aşağı doğru çekilir. Lüzumu halinde bir bıçak kullanılabilirse de en iyisi bu işlemi elle ve bir parça bez yardımı ile yapılmalıdır.

Yüzücü en çok boyun kısmında dikkatli çalışmalıdır. Çünkü burada kan damarları satha yakındır ve kolaylıkla kesilebilir. Ön bacaklardaki deri lif hattı boyunca iç taraftan veya deri çekildikten sonra dış taraftan kesilir. Bazıları ön ayakları ve kuyruğu yüzmeye başlamadan önce keserler. Fakat bu usul liflere kan bulaşmasına sebep olabilir. Kan bulaşmasını önlemek için talaş ve bez kullanmak gerekir. En güç yüzülen yer baştır. Bu kısımda sık sık bıçak kullanmak zorunlu olur. Tecrübeli bir yüzücü bir hayvanı 6-7 dakikada tam olarak yüzebilir. Deri yüzüldükten hemen sonra bir germe tahtasına geçirilmelidir. Çeşitli boylarda germe tahtası kullanılıyorsa da amaç deriyi sabit boyutlarda ve kürk ticaretinde istenen tarzda germektir. Bu maksatla tahta veya tel gericiler kullanılır. Büyük deriler için 2 cm kalınlığında, kenarları yuvarlatılmış, uzunluğu 90-100 cm, dip kısmı 17.5 ve uç kısmı 15 cm genişlikte gericiler kullanılır. Nutria derileri farklı boyutlarda olduklarından aslında en az 3 standart boy gerici kullanmak gereklidir. Bunlardan her biri diğerlerinden 2.5 cm dar 15 cm kısadır.

 

     ŞİNŞİLLA

Chinchilla lanigera, Bolivya, Şili ve Peru’ da vahşi halde yaşar. Kürkünün kaliteli oluşu sayıca azalmasına yol açmıştır. Tavşan gibi toprağa bağlı bir hayvandır. 100 kişilik kadar koloniler halinde yaşar şinşilla en çok bir tavşan büyüklüğündedir. Aslında dış görünüşü büyük bir gri sincabı andırır. Başı çok büyük, alt ve üst çenede son derece keskin dişler, üst dudağının iki yanında aşağı yukarı vücudun yarısı kadar uzunlukta bıyıkları vardır.

         Gözleri siyah, kulakları 2.5 cm kadar uzunluktadır. Ön ayakları çok kısa olup genellikle hayvan ön ayaklarını, arka ayakların üzerine oturup gıdalarını yemek için kullanılır. Arka ayakları uzun, kuvvetli ve kısa mesafelerde süratle koşmasına yardımcı olacak şekildedir. Lanigera spesiyesinin vücudu genel olarak uzun ve kalındır. Kuyruk, kaba kıllardan teşekkül etmiş bir fırça gibidir. Hayvan kuyruğunu genellikle bir denge organı olarak kullanılır. Ağırlığı 300-700 gramdır. Dişi erkeğe nazaran daha iri ve daha saldırgandır. Geceleri aktif olan bir hayvandır. Gebelik süresi lanigera da 111, brevicaudata da 128 gündür. Kızgınlık ilkbaharın başlarında başlar. Bir defada 2-6 yavru yapar.

 

         ŞİNŞİLLA KÜRKÜNÜN ÖZELLİKLERİ

 

Bugün dünya kürk piyasasında bundan daha pahalı kürk bulunmamaktadır. 70-80 adet şinşilladan bir manto elde edilir. Kürk, gümüşi gri, gri demir ışıltılıdır. Lifleri uzun, yumuşak ve hemen hemen sırçasızdır. Şinşilalarda folikülden 70-80 lif çıkar.

Lifler son derece incedir. Bir örnekle açıklamak gerekirse bir şinşila lifi bir insan saçının 1/20 si kadar inceliktedir. Liflerin uzunlukları vücudun farklı bölgelerinde 6-7 mm den 2.5 cm ye kadar değişir. İnce alt lifler uzunlukları boyunca 3 farklı renk gösterirler. Dip kısımları, mavimsi gri, orta kısmı beyaz, uç kısım çok az renklidir. Bu durum kürk üflenerek muayene edilecek olursa kolaylıkla fark edilir.

 

 

 

KÜRK ÜRETİMİ

 

Şinşilla 1923 yılında yetiştirilmeye başlanmıştır. Diğer kürk hayvanları ile mukayese edersek bu süre çok kısa bir süredir. Buna rağmen yetiştiriciliği bugün Afrika dahil dünyanın her yerinde yapılmaktadır. Sağlık loruma istekleri güç değildir. Fazla ihtimam gerektirmez. Yetiştirildiği yerde koku yapmaz. Üretimi için büyük araziye ihtiyaç yoktur. Bir arsalık arazi bir şinşilla çiftliği sayılabilir. 100-200 hayvana bir bakıcı yeterlidir. İki kişi iş birliği halinde çalışırsa günde 1000 hayvana bakabilir.

Şinşillalar ani ışık ve ses değişikliklerinden rahatsız olurlar. Sessiz ve sakin bir ortam isterler. Yetiştirmede sıcaklığın kontrolü son derece önemlidir. Çevre sıcaklığının 20˚C civarında bulunması en ideallerdir. Daha yüksek sıcaklıklar, uzun süre devam ettiği takdirde hayvanların ölümüne neden olabilir. Özellikle sıcaklığın 32˚C nin, üstüne çıkmaması gerekir. Buna karşılık 15˚C nin altındaki sıcaklıklar, 2˚C kadar, genel olarak zararlı değilse de koruyucu tedbirler alınmadığı takdirde yavruların ölümüne sebep olabilir. İkinci önemli husus rutubettir. Rutubetin %25 in altında tutulması gerekir. Rutubet ne kadar düşük olursa o kadar iyidir. Rutubetli ortam birçok problemler çıkarır ve hayvanların sağlığının bozulmasına yol açar. Genel olarak söylemek gerekirse, şinşilla yetiştirilen barınakta sıcaklık, rutubet ve gürültünün kontrol altında bulundurulması gerekir. Monogami veya poligami metotları ile yetiştirilebilir. Ancak bazı yetiştiriciler poligami yetiştiriciliğini tavsiye etmemektedirler. Bu metot ekonomik bakımdan, damızlıkta bulundurulacak hayvan sayısının daha az olmasını sağlar. Aynı zamanda üstün vasıflı erkeklerden daha iyi istifadeyi sağlar. Her ne kadar (monogrami) çiftler halinde yetiştiricilik pratik bakımdan güç ise de avantajlı yanları da vardır. Özellikle yeni yetiştiriciliğe başlayanların yetiştiriciliğe alışmasını ve daha iyi erkeklerin seçilmesini mümkün kılar.

 Şinşilla, ani ve alışmadığı seslerden fazlasıyla ürktüğünden, bazı yetiştiriciler, çiftliklerinde sürekli müzik çalarlar. Şinşillalar hakkında bir hususu daha belirtmek gerekir. Bunlar dünyanın en temiz hayvanlarındandır. Vücutları kokmaz. Bazı hallerde idrar koku yapabilirse de özellikle iyi havalandırılan bir binadaki hava açık hava kadar temizdir. Temizlik konusunda diğer önemli bir noktada şudur: kürkü yağıltılı olduğundan hayvan zaman zaman yağ ve kirleri absorbe eden bu tozda yuvarlanarak kürkünü temizler. Bu husus kaliteli kürk üretimi yönünden son derece önemlidir.

Şinşillalar çok süratli hareket ettiklerinden, kaçmalarına fırsat verecek ihtimallerden kaçınmak gerekir. Kaide olarak “şinşilla çiftliğinde bütün kapılar kapalı bulundurulur.” Diğer kürk hayvanlarının aksine esaretteki şinşilla senenin belli bir ayında en iyi kürke haiz bir duruma gelmez. Çünkü çevre şartları sun’idir. Bu sebeple hayvanların kürk kalitesi yönünden daha dikkatli izlenmeleri gerekir. Bu maksatla soğuk oda, açık hava veya yarı kapalı kürk geliştirme yerlerinden yararlanılabilir. Sıcaklığı 10-15˚C arasında tutulan odalarda yapılan tecrübelerde hayvanların yeni liflerini düzmeye 60 gün içinde başladıkları görülmüştür.

Kürk geliştirmeye alınan hayvanlardan, üstün kalitede kürk elde etmek istendiğine göre bunların üzerinde normal damızlıklara nazaran daha dikkatli durulması gerekir. Kürkü alınacak hayvanlar daha küçük kafeslere alınır ve böylece daha kolaylıkla yakalanabilir. Diğer taraftan hayvanları çıkarıp sokarken kürküne zarar vermemek için kafes kapıları daha büyük yapılır.

Şinşillaların çok keskin dişleri olduğu hiçbir zaman unutulmamalı ve hayvan tutulması gerekiyorsa kuyruğundan usulüne göre tutulmalıdır. Endüstriyel yetiştiricilikte özel olarak hazırlanmış palet yemler, kaba yemler ve su kullanılır. Şinşilla yetiştiriciliğinde sürekli yemleme esastır. Her gün belirli saatte yemleme yapmak gerekir. Her dağıtımda 24 saat yetecek yem verilir.

 

ÖLDÜRME, YÜZME, KURUTMA VE PAZARLAMA

 

Şinşilla yetiştiriciliğinin tek amacı en üstün kalitede kürk elde etmektir. Bu husus yetiştirme işleri arasında öldürme ve yüzme işlerinin önemini bir kat daha arttırır. Çünkü en üstün kalitede kürke sahip bir hayvan bile uygun şekilde öldürülüp yüzülmez ve kürkü piyasa isteklerine uygun bir şekilde hazırlanmazsa bütün emekler boşa gitmiş demektir. Bu maksatla yapılacak işlerin ilki hayvanın öldürülmesidir. Şinşillalar için en yaygın olarak uygulanan öldürme şekli “elektrik şoku” dur. Öldürülen hayvan daha sonra yüzülür.

Yüzme işi için, bir jilet, bir bıçak, bir makas, bir şemsiye teli veya sert bir tel, pens ve bir tezgah (tahta) ya ihtiyaç vardır. Yüzmede ilk etap diz üzerinde 1-2 cm mesafeden arka ayakların kesilmesidir. Sonra bilek ve dirseğin orta yerinden ön ayaklar kesilir. Daha sonra kuyruktan sex organlarına doğru bir kesik yapılır. Kuyruk, kaidesinden 2,5 cm uzaklıkta kesilerek aşağıdan 2.5 cm’ lik kısmı uzunluğuna yarılır. Hayvan bıyıklarından baş ve işaret parmakları yardımı ile kaldırılır. Alt çeneden bir şemsiye teli iç organlara kadar sokulur. Bir bıçak yardımı ile iç organlara doğru bir kesik yapılır. organları makasla kesip çıkarılır. Bundan sonra karkas sağ elin baş ve işaret parmağı yardımı ile gövdenin etrafında sıkıca tutulur. Kürk bacaklardan çekilir. Böylece parmakları boynun altında kullanarak kürkü boyundan, sırttan ayırmak mümkün olur. Kürkün serbest kalmış kısmını tutmak için, elin gerisini kullanmak suretiyle karkas sağ el yardımı ile çekilerek kalçalardan çıkarılır. Sonra sol el deriyi alttan tutarken karkas sağ elle arka ayaklardan çekilir. Sonra kulaklar kesilerek kürk başka kısmından çıkarılır. Baş kısmından kürkü ayırmak için işaret ve orta parmaktan yararlanılır. Gözlerin ön köşesinden deriyi serbest bırakmakta bıçak kullanılır.

Deri karkastan ayrılınca, arka ayakların meydana getirdiği tüp şeklindeki çıkıntı kesilir. fazla et ve yağ parçacıkları giderilir. Derilerin kurutulmasında deriye özel bir form verilmeye çalışılır. Germe tahtasına usulüne uygun olarak gerilen deri kurumak üzere havadar bir odaya veya kurutma kabinesine konur. Kurutma için tavsiye edilen sıcaklık 55-60 ˚C’ dir. Nisbi rutubet ise %40-50 dir. Derinin kuruması esnasında bazı yağlı bölgeler ortaya çıkabilir. Buradaki yağların sıyrılması gerekir. Kuruma süresi 5-6 gün kadardır. Kuruyan kürklerin deri kısmı bir elbise fırçasıyla fırçalanır. Gösterilen bütün ihtimama rağmen kürk kısmı da muhtemelen temizlemeyi gerektirebilir. Bu iş gürgen talaşı ile kürk kısmının düz bir yere serilerek dikkatle ovuşturulması suretiyle yapılır. daha sonra silkelenerek talaşlarından temizlenir. Satışa çıkarılacak kürklerin toz ve kirlerinden tamamıyla temizlenmiş olması lazımdır. Daha sonra etli kısımları karşılıklı gelecek şekilde üst üste konularak ambalajlanır. Diğer kürklü derilerin aksine şinşilla postlarının ham halde satışları yapılmaz. Satışlar deriler işlendikten sonra yapılır.

 

  RACCOON

 

Yalnız yeni dünyada yaşar. Ana vatanı Kuzey Amerika’ dır. A.B.D de Indiana, Missouri, Michigan eyaletlerinde yaygın olarak bulunur. Tilkiye benzeyen bir başı vardır. Vücut uzunluğu 60-80 cm. olup, erkekler dişilerden daha iridir. Ergin bir Raccoon 5-7 kg. ağırlıkta olarak 25-30 cm uzunluğunda bir kuyruğu vardır. Kuyruğundan 5-7 sayah halka bulunur. Gözlerinin etrafında göz hizasında 5 cm kadar kalınlıkta, siyah renkte maske şeklinde bir bant vardır. Kuyruk bir denge unsuru olduğu kadar, gerektiğinde vücuttaki fazla yağların depo edildiği bir yerdir. Arka ayakları, dirseğe kadar yere temas etmektedir. Ön ayaklarını maymunlar kadar ustalıkla kullanabilir. İyi bir tırmanıcıdır. Yürüyüşü oldukça yavaştı. Ağır fakat kuvvetli bir yüzücüdür. Çok defa ağaçlarda gezinmekle beraber yerde de aktiftir. Raccoon zamanının büyük bir kısmını ağaçlarda geçirir. Fakat ağaç avlanma yeri olmayıp uyuma, saklanma ve barınma yeridir. Doğal şartlarda ağaçlardaki kovuklarda yaşar. Normal gebelik süresi 63 gündür. 2-7 ortalama 6 yavru yapar. Cinsi olgunluğa iki yaşında erişirse de bir yaşında da çiftleşebilecek duruma gelir. Çiftleşme genellikle Şubat Mart aylarında olur. Yılda bir defa tüy değiştirir.

Hava sıcaklığına bağlı olarak kışın aktivitesi azalır. Çiftleşmeden sonra dişi genellikle yarı uyku durumuna girerek, kışın son aylarını bu vaziyette geçirir. Erkekler her zaman aktiftir. Yavru kör, 50-60 gr. ağırlıkta ve her tarafı tüylerle kaplı olarak doğar. Yavruların kürkü kısa ve seyrektir. Yüzündeki siyah maske ve kuyruk halkaları henüz teşekkül etmemiştir. Gözleri doğumdan 15-20 gün sonra açılır. 8-10 haftalık oluncaya kadar yuvada kalırlar. Carnivor olmakla beraber sadece et yemeyip tahıllar, meyveler vs. gibi bitkisel maddeleri de yer. Çayır otları, palamut, yabani meyveler, elma, yakalayabildiği böcekler, deniz mahsulleri balıklar, misk fareleri, kuş yumurtaları, tavşan yavruları, kaplumbağalar, kümes hayvanları başlıca gıdasını teşkil eder. Gıdasını geceleri dolaşarak bulur. İmkan bulursa gıdasını yemeden önce suya sokar ve yıkar.

Kürkü ticareti “alaska ayısı” veya “alaska samuru” olarak bilinir. Çok sık ve uzun tüylüdür. Rengi yaşadığı bölgelere göre geniş bir varyasyon gösterir. Vücudu kaplayan liflerin %90’ının ince alt lifler teşkil eder. Kürkü esas rengini kaba üst lifler verir. Genel rengi kurşuni-kahverengi, gri-siyah ve sarıdır. Baş tüyleri esmerdir. Karın kısmının tüyleri daha parlaktır. Bu hayvanın kürkü eskiden su samuru, sansar, vaşak ve diğer uzun lifli kürk hayvanlarının kürklerinin taklidini yapmak için kullanılmakta idi. Sonradan spor ceketi, imalinde ve şapkacılıkta daha popiler olmuş, diğer hayvanların kürkleri Raccoon için taklit edilmiştir. Raccoon kürkü sportif amaçla kullanılan çok dikkat çekici giyim eşyaları yapımında kullanılırdı. Çok sıcak tutan ve sağlam bir kürktür. İyi işlendiği takdirde çok cazip giyim eşyaları yapılabilir.

Yetiştirilmesi kolay bir kürk hayvanıdır bu maksatla 1920’lerin sonlarında kürkünün çok para ettiği yıllarda pek çok teşebbüsler yapılmışsa da bu teşebbüslerin çoğu başarısızlığa uğramıştır. Bunun sebebi kürkünün alındığı çağa geç erişmesi ve dolayısıyla beslenmesinin masraflı oluşudur. Yetiştiriciliği halen bazı ülkelerde sürdürülmekte ise de bunların amacı kürk elde etmek değil süs hayvanı satmaktır. Önceden siyah Raccoon yetiştiriciliğine karşı büyük bir ilgi vardı. Dikkatli bir genetik çalışma sonucu siyah, beyaz ve kırmızımtırak renkli Raccoon elde edilmiştir.

Kürklerin en iyi olduğu aylar Kasım sonundan Ocak sonuna kadar olan dönemdir. Öldürme asfeksi metodu uygulanır. Post açık olarak çıkarılır. Deri altı yağ tabakaları kalındır. Bu nedenle yüzdükten sonra bu tabakanın tamamıyla giderilmesine dikkat edilmelidir. Bunları kurutmak için özel germe kasnakları kullanılır. Eti yenir, Amerika Birleşik Devletlerinde her yıl 1 milyon kadar racon avlanır.

 

 

 

    SİNCAP

 

Sincap yer yüzünde Okyanusya adaları ile Avustralya dahil bütün bölgelerin ormanlarında yaşar. 70 kadar spesiesi varsa da kürkçülükte bunların pek çoğu kullanılmaz. Yurdumuz ormanlarında da bulunur. Kemirgen memelilerden olan bu hayvan kedi ile orta boy bir fare büyüklüğündedir. Uzun, bol tüylü bir hayvan vardır. Ön ayakları kısadır. Uzun olan arka ayakları ile kuyruğu üzerinde dengesini bularak ön ayakları ile kabuklu meyvelerin kabuklarını açıp içindekilerini yer.

Kürkü 17.5-25 cm uzunluğundadır. Rengi bölgelere ve mevsimlere göre kırmızımsıdan koyu griye kadar değişir. En makbul rengi gümüşi gri rengidir. Rusya da sincaplar bölgelere göre sınıflandırılır ve kürkünün rengi ile boyutlarına göre tefrik edilir. Sincap kürkü tabii renkte veya boyanarak manto, garnitür ve iç kürk olarak kullanılır. Sovyet Rusya sincap ticaretinde hemen hemen dünyada rakipsiz olup diğer memleketlerin sincapları kalite bakımından Sovyet sincaplarından çok düşüktür.

Sincap, ağaçların taze sürgünlerini, bazı kuş yuvalarını bozup yumurtalarını yediği için zararlı bir hayvan sayılabilir. Yazdan toplayabildiği besin maddelerini ağaç kovuklarında biriktirir. Çoklukla tek başına veya dişisi ile birlikte yaşar. Toplu sürüler halinde göç ederler. 75 kadar çeşidi vardır. Yetiştiriciliğinin yapılması karlı değildir. Rusya da bu konuda bazı teşebbüsler yapılmıştır. Daima hareketli olmaları bakım ve beslenmeleri yönünden problem yaratır. Çoğalmaları tecrübi olarak realize edilse bile sonuç belirsiz ve tesadüfe bağlıdır.

Kürkü tulum halinde veya açık olarak çıkartılır. Kanada da farklı bir spesiyes olan “sciurus hudsonicus” bulunur. Bu Avrupa sincaplarından daha küçüktür. Kürkü yeşilimsi mavidir ve daima kahverengine boyanarak kullanılır. Bu haliyle görünüş bakımından boyanmış ermine çok benzer. Bundan başka Japonya da Japon sincabı “sciurus lis”, Çin de Çin sincabı bulunur. Dünya kürk piyasasında 14-18 milyon Avrupa ve Sibirya sincabı, 1-3 milyon Kanada sincabı kullanılmaktadır.

 

AĞAÇ SANSARI ( ZERDOVA )

 

Avrupa ve Asya’ da yaşar. Avrupa’ da yukarı kuzey bölgeler hariç, İskandinavya ve Finlandiya’ dan itibaren İtalya’ ya, Fransa’ dan itibaren de Sibirya, Mançurya, Türkistan, İran ve Himalayalara kadar uzanan sahalar içinde yaşar. Zerdova bilhassa Rusya’ nın Avrupa kısmında yaygındır. Daha çok Urallar civarında bulunur. Kuzey Doğu Asya’ da ağaç sansarı yerine ona çok yakın bir tür olan Mustela zibelline (l.) Japonya’ da Mustela melanipus geçmektedir.

Sansar daha ziyade ormanda yaşayan bir hayvan olmakla beraber, Kuzey İngiltere’ de nadir olarak ağaçsız ve kayalık arzide de görülmektedir. Meleketimizde yayılış sahası kati olarak bilinmemekle beraber ormanlık ve civarı bölgelerde bulunduğu söylenen sansarın hangi sansar türü olduğu malum değildir. Ağaç sansarı, sincap gibi ağaççıklarda ve ağaçların ince dalları üzerinde dolaşır, yüksek ağaçlara saklanır. Gündüzleri ağaç kovuklarında, yırtıcı kuşların yuvalarında yahut terkedilmiş, yıkılmış harabelerde saklanır. Daha ziyade kümes hayvanlarına saldırır. Sakin ve sessiz yerlerde gündüzde dolaşır.

Kürkü 40-70 cm, kuyruk 15-20 cm’dir. Kürkünün rengi kum sarısı renginden koyu kestane rengine kadar değişir. Alt lifler sarımsı veya grimsi-kahverengi olup ince ve yumuşaktır.

Gırtlağında portakal sarısı renginde bir leke bulunur. Adi sansar derileri Zerdovadan boyun kısmındaki beyaz leke ve maviye bakan liflerle ayırt edilirler. Zerdova kürkleri yüksek fiyatlıdır ve kürk piyasasında aranır. Koyu kestane ve kestane renkleri tabii rengi ile kullanılır. Kürkü mantolarda, yaka, kol kapağı vs. dibi garnitür olarak veya etol, ceket, kap yapımında kullanılır.

Sadece kürkünde faydalanmak maksadıyla avlanmaktadır. Ağaç sansarı bir ağacın tepesine hızla fırlayabilir. Bu bakımdan en hızlı sincapları geride bırakır. Yırtıcı olan ağaç sansarı bazen kendinden çok büyük hayvanlarla boğuşur. Ancak normal olarak kendinden küçük hayvanlarla beslenir. Orman tavuğu, sincap, sıçan, tavşan gibi sıcak kanlı memeliler ve böğürtlene benzeyen meyvelerle beslenir. Fazla yırtıcı olduğundan ihtiyacından çok fazla hayvan öldürür ve bu takdirde bunların kanı ile baş ve göğüs gibi belirli yerlerini yemekle yetinir. 17 yıl yaşar. Sudan nefret ettiği için yağmurlu havalarda yuvasından çıkmaz. Kış uykusuna yatmaz. Temmuz ve Ağustosta çiftleşir. Çoğunlukla 4 yavru doğurur. Yavrular çıplak ve gözleri kapalı olarak dünyaya gelir. Yavruların gözleri 5 haftalık olunca açılır. Ağaç sansarları çiftleşme mevsiminin dışında yalnız yaşarlar.

 

EV SANSARI

 

Avrupa ve Asya’da yaşar. Ağaç sansarının yakın akrabasıdır. Ondan farkı, renginin grimsi kahverengi, gırtlak lekesinin beyaz ve alt tarafından çatallı oluşudur. Erkekler dişilerden daha koyu renklidirler.

Ev sansarını ağaç sansarında ayırt etmeye yarayan diğer bir nokta da ayak tabanlarının daha az kıllı oluşu ve tabanının çıplak olan kısmının daha bariz bir şekilde görünüşüdür.

Ev sansarı, ağaç sansarına nazaran daha kısa olup boyu 45 cm’dir. Kuyruk uzunluğu   cm kadardır.

Ev sansarı, ağaç sansarının aksine ormana daha az bağlıdır. Daha ziyade meskun ve insanlara daha yakın yerlerde yaşarlar. İnsanlardan ağaç sansarı gibi kaçmazlar. Bu bakımdan köylerde, bahçelerde ve odun depoları civarında sık sık rastlanır. Kümes hayvanlarına fazlaca düşkündür. Bilhassa farelere, yerde geceleyen veya kuluçkaya yatan kuşlara ve yumurtalarına zarar verir. Yırtıcı tabiatı dolayısıyla ihtiyacından daha fazla hayvan öldürür. Yaşayış yeri bakımından diğer av hayvanlarına olan zararı az ise de bulunduğu zaman onları da öldürür. Meyvelere ve özellikle yumurtalara çok düşkündür. Bunları yuvasına taşır ve orada saklar. Başının sığa bilen her yere sığar. Tırmanma, sıçrama ve koşma bakımından favkalade hünerlidir. Yüzme suretiyle avını kovalayabilir. Gündüzleri gizlenir ve avına geceleri çıkar. Yaz mevsiminde yapraklar ve otlar bol miktarda olduğundan gizlenmesi mümkün bulunmakta ve bu bakımdan avına daha erken, karanlık basmadan çıkmaktadır.

Kızışma devresi ağaç sansarınınkindan daha geç olup, takriben Şubat ayının sonuna doğrudur. Gebelik müddeti ve yavru sayıları ağaç sansarınınkinin aynısıdır.

Kürkü 30-60 cm uzunluğunda; kuyruk 15-25 cm’dir. Alt lifler, mavimsi, kahverengi üst lifler koyu koyu kahve rengidir.

Genel rengi daha ziyade kahverengi-gri olup adeta sütlü çikolata rengindedir. Bu durum üst liflerin kahverengi, alt liflerin gri renkte olmasından ilere gelir. Başının lifleri daha kısa ve vücuduna kıyasla daha açık renktedir. Kulaklarının kenarı, bacaklar ve özellikle kuyruk ucuna kadar olan kısmı sırtın renginden koyucadır. Gırtlağı süsleyen leke beyaz, burunda sarımtırak renktedir. Bu lekenin renginden ziyade şekli karakteristiktir. Nitekim leke, aşağıya doğru uzamakta ve uçları ön ayaklarının ortasına kadar uzanmaktadır.

 

ZİBELİN

 

Kuzey Doğu Asya’da, ağaç sansarının yerini ona çok yakın bir tür olan “Mustela zibilline” alır. Urallar, Mançurya’da Moğolistan’da, Sibirya’da yaşayan çok kıymetli bir kürk hayvanıdır. Hayvanın genel rengi siyahımsıdır. Karın tarafında renk biraz daha açıktır. Yanaklarda gözlerden kulaklara kadar açık kahverenginde birer şerit bulunur. Kürkü 35-60 cm uzunlukta olup, en değerli en güzel kürklerden biridir.

Sovyetler Birliğinde, zibelinin Kamçakta, Barguzin ve Yakutiye bölgelerinde yetişenleri en beğenilenlerdir. Bu bölgelerin zibelin kürkleri çok güzel bir maviye çalan koyu siyahtır. Rusya’da özel Sovkhoslarda çok değerli kürk veren bu hayvanın yetiştirilmesi çalışılmaktadır.

Zibelin kürkü kadın giyim eşyalarında garnitür olarak çok kullanılır. Yarıca etol, kap, manto konfeksiyonunda yararlanılır.

 

KOKARCA

Bazen kır sansarı diye de isimlendirilir. Kokarcanın dünyadaki yayılış sahası, sansar familyasının diğer hayvanlarında olduğu kadar geniş değildir. Avrupa’nın ılıman bölgelerinde Rusya’da Kuzey Beyaz Denizinden, Kafkasya’ya kadar inen sahalar içerisinde görülür. Memleketimizde ise, yayılış sahası kesin olarak bilinmemekle beraber daha ziyade Trakya bölgesinde bulunduğu sanılmaktadır.

Kokarca, vücudunun şekli, kürkünün rengi, kafatası bakımından, sansar familyası hayvanlarında farklı bir durumdadır. Başı, bacakları ve kuyruğu sansarınkinden kısadır. Baş kısmı daha topluca ve toparlakçadır. Bununla beraber vücudu uzuncadır. Kısa ve yuvarlak olan kulakları geniş ve birbirinden aralıklı bir şekildedir. Gözleri küçük ve kulaklarına yakın bir yerdedir.

Kürkünün uzunluğu 40-45 cm, kuyruğu 15-15 cm dir. Dişisi daha küçüktür. Ayakları 5 parmaklı ve tabanı kıllıdır. 34 dişlidir. Buna karşılık diğer sansar genuslarında bu sayı 38 dir. Kürkünün alt lifleri açık sarıdan-sarıya kadar değişir. Üst lifler uzun, parlak ve kahverengidir. Kuyruk kahverengi siyahtır.

Yavru kokarcalar ilk doğdukları zaman açık kahverengidir. Kürk kışın çok sık olup, genellikle sarımsı-kırmızı veya beyazımsıdır. Göğüs karın ve bacaklar koyu kahverengidir. Vücudun yan taraflarında alt lifler sarı ve uçlarına doğruda kırmızımsı kahverengi olmak üzere alacalıdır. Burun kulak ve göz nahiyesi koyu kahverengi, buna karşılık burun, dudak, çene başın yan tarafları ile kulak ağız kenarlarının civarı beyaz, alın kısmı da daha ziyade sarımsı kırmızıdır. Koyu renkli kulağın kenarları ise açık renkli çerçevelidir. Kuyruk ve bacaklar koyu kahverengi-siyahtır. Kır sansarı adı ile de tanınan bu hayvanın kuyruğunun altında bulunan ve kokulu bir madde salan 2 adet salgı bezi dolayısıyla postu çok fena koktuğu için kokarca adı verilmektedir. Keza dışkısı da çok kötü kokar.

Kokarca daha ziyade göl, kanal ve nehir gibi su akıntılarını sever. Bununla beraber mesele su samuru gibi bir su hayvanı olmayıp, besinini sudan ziyade karada arar. Gündüzleri, toprak çukurlarında, ağaç kovuklarında, kök diplarinde, tavşan ve tilki inlerinde gizlenir. Kışın köy ve çiftlik gibi meskun yerlerin civarında yerleşir. Tırmanıcı bir hayvan olmamakla beraber evlerde, ahırlarda sap ve saman bulunan yerlerde gizlenir. Bu bakımdan çatı aralıklarında rastlamak mümkündür. Bununla beraber toprağa yakın olan yerleri tercih eder. Gece hayvanıdır. Yani yiyeceklerini bulabilmek için en çok geceleri avlanmaya çıkar. Kokarcanın başlıca besinleri sulak yerlerde kurbağalar, balıklar, küçük memeliler, sıçan, fare, yılan, yılan balığı, kuşlar ve kuş yumurtaları ve kümes hayvanlarıdır. Keza yavru tavşanları, kuluçkaya yatmış sülün ve çil yumurtalarını ve onların yavrularını da avlar. Fare, sıçan, hamster, solucan, yılan, kurt, sümüklü böcek vb. gibi zararlı hayvanların da besini arasında bulunması nedeniyle bir bakıma faydalı sayılabilir.

Kokarca da sansar gibi yiyeceğinden fazla öldürür ve bunların bir kısmını aç kalınca yemek üzere yuvasına açtığı ayrı bir deliğe taşır. Balı da sevdiğinden kovanlara zararı dokunur. Üzümsü bitkilerin meyvelerini ve diğer meyveleri de yer. Kokarca, kurnaz, hilekar ve cesur bir hayvandır. Çok yırtıcıdır. Kızdığı zaman fena halde ısırır. Düşmanlarına ve kendisini kovalayanlara anüs bezinden fışkırttığı pis kokulu bir maddeyi püskürtür. Duyu organları çok gelişmiş bir durumdadır.

Kızgınlık devresi takriben Şubat ve Mart ayları arasıdır. Bu devrede erkekler arasında mücadele başlar. Gebelik müddeti 8-9 haftadır. Nisan-Mayıs aylarında yavrular. Dişi, dışarıda bir yerde yahut bina içerisinde 3-7 yavru doğurur. Yavrularının gözleri 14 gün kapalı kalır. Bunların postlarının rengi önceleri beyaz yahut da pembe renkli olur. Fakat bu renk birkaç hafta sonra yaşlıların rengine döner. Sonbahara doğru normal iriliğe ulaşan kokarcalar kendi başlarına hareket etmeye başlarlar.

Kokarca yürürken bükük bir hal aldığından vücudu gerçek uzunlığından kısa görülür. Genel olarak sıçrayarak yol alır. Gerektiği zaman dalar ve yüzer. Kokarcanın özellikle Ocak ayında elde edilen kürkü değerlidir. Yaz postları makbul değildir. Postunda uzun zaman kalan fena koku sebebiyle değerlendirme bakımından sansar postundan sonra gelmektedir.

 

BEYAZ KOKARCA

 

Sovyetler Birliğinin Asya kıyısında olduğu kadar, Avrupa kısmına da yayılmıştır. Başlıca step-orman, stepler ve çöl bölgesinde yetişir. Sovyet Rusya da en kıymetli kokarca derileri, Petropavlovski, Orenburg ve Semipalatinsk de yetişenlerden elde edilir.

Lifleri orta uzunlukta sık ve yumuşak tulumlu, bel kemiği üstündeki lifler beyaz, sakal siyahtır. Beyaz kokarca derileri tabii halde kullanıldığı gibi kıymetli kürklerin taklit edilmesinde de kullanılmaktadır.

 

ERMİN

Avrupa, Kuzey Amerika, Kuzey ve Orta Asya’da yaşar. 2000m yüksekliğe kadar dağlık ve ovalık yerlerde bulunur. Ermin’in gözleri küçük, siyah ve canlıdır. Ağız kısmı genişçe, kulakları kısa ve yuvarlaktır. Bütün hisleri diğer sansürgillerdeki gibi son derece gelişmiştir. Burnundan kuyruk ekstremitesine kadar 30-40 cm boyundadır. Kuyruk 10-15 cm dir. Ağırlığı 200-350 gr. gelir. Dişi, erkekten biraz daha kısadır. Yüksek bölgelerde yaşayanların boyları biraz daha küçüktür.

Kürkünde, mevsime, yaşadığı yere, yaş ve cinsiyetine göre değişiklikler görülür. Yazın bej yahut kızılımsı sarı olan renk, kışın beyaza döner. Vücudun üst kısmı gridir. Bazen bej veya açık kahverengi olabilir. Çok genç hayvanlarda gırtlak kısmı saf beyazdır. Dağlarda veya soğuk bölgelerde bütün yıl beyaz kalabilir. Tüy dökme periyodu olan Mart-Nisan ve Ekim-Kasım aylarında kürkünün rengi karışıktır.

 

 

Mevsim, yer, yaş ve cinsiyet ne olursa olsun kuyruğunun ucu daima siyahtır ve bir fırça şeklindedir. Siyah kısım kuyruk uzunluğunun 1/3 ü kadardır. Aslında kürkün renginde meydana gelen değişme sıcaklığa bağlı olmayıp ultraviyole ışığına maruz kaldığı sürenin uzunluğuna bağlıdır. Kürkçülükte lekesiz beyaz renkte olan kürkler tercih edilir. Dünya kürk piyasasında en iyi ermin kürkleri Sibirya ve Kuzey Amerika’da elde edilmektedir.

Kuvvetli kokulu, sarımtırak bir sıvı salgılayan bezleri vardır. Hayvan genellikle bu sıvıyı kızdırdığı zaman veya kızgınlık periyodunda salgılar. Kızgınlık Martta başlar. 10 gün sürer. Yılda 2 defa gebe kalır. Monogamdır. Erkek dişi ile beraber kalır. Gebelik süresi 60 gündür. Doğum, yumuşak kuş tüylerinden yapılmış yuvada olur. Bir parmak büyüklüğündeki yavrular Nisan sonu Mayıs başında doğarlar. Sayıları 3-8 kadardır. Gözleri 15 gün kapalı kalır. 4 ay annelerini terk etmezler. Doğduklarında gri beyaz liflerle kaplıdırlar. 5-7 yıl yaşarlar.

 

MİSK FARESİ

 

Orijini Kuzey Amerika olan bir kemiricidir. Ondatra adı ile anılır. Kürkü, kürkçüler arasında “Hudson lutru” veya “Kanada kastoru” olarak ta bilinir. 30˚- 70˚ kuzey enlemleri arasında yaşar. Amerika’da Meksika’nın sıcak bölgelerinden Kanada’ya kadar yayılmıştır. Boyu ve cüssesi bakımından küçük bir fareyi andırır. Ergin hayvan 1-1.5 kg. kadar gelir. Erkekler dişilere nazaran daha ağırdır. Vücut uzunluğu 30, kuyruk 25 cm. dir. İsmini tatlımsı bir salgı veren bezlerden almıştır. Bu bezler erkekte daha gelişmiştir. Gözleri yuvarlak, lifler arasında kaybolmuştur. Uzun, sert bıyıkları vardır. Boyun kısadır. Arka ayak parmakları arası yüzmesini kolaylaştıracak şekilde perdelidir.

Genellikle yalnız yaşarlar, fakat   soğul havalarda gerekli sıcaklığı sağlamak için 10-12 sinin bir anda yattığı görülür. Sadece su kenarlarında bulunabilir. Sazlık, kamışlık ve diğer su bitkilerinin olduğu sahaları tercih eder. Esas itibariyle otçuldur. Fakat balık, kurbağa, karides, midye, semenderler vb. de yer. Daha ziyade durgun suları tercih eder. Sonra tekrar yuvasına döner. Kışın aktivitesi azalır. İlkbahar ve sonbahar aylarında bulundukları bölgelerden göç ederler. 10-20 km ye yaklaşan bir mesafede, kendilerine yeni bir bölge aramaya çıkarlar. Yer değiştirmeler başlıca üreme periyodundan önce ve sonradır.

Kuzey Amerika’da göl ve nehirlerin yakınında büyük sürüler halinde bulunur. Misk faresi vizona benzeyen kürkü ile aranan ve üzerinde çok çalışılan bir hayvandır. Kürk endüstrisinde her yıl milyonlarca misk faresi derisi kullanılır. Kürk parlak, çok sık ve yatık tüylü, bronza çalan koyu kestane renklidir.

Kürkün rengi vücudun alt kısımlarında ve sırt üzerinde daha açıktır. İncealt lifler çok yumuşaktır. Kürke değer kazandıran bu ince alt liflerdir. Kürkçülükte koyu renkli olanlar daha makbuldür. Lutr taklidi yapmakta siyah renkliler kullanılır. Misk faresi derileri genellikle boyanarak vizon taklidi haline sokulur. Deri mantolara garnitür olarak konur. Bu yönü ile rağbet görmektedir. Kürk, uzun zaman kullanılabilmesi ve hafif oluşu ile dikkati çeker. Manto, ceket, kap, şapka, yaka yapımına elverişlidir. Garnitür ve iç kürk olarak da kullanılır. İyi kaliteler boyutlarının büyüklüğü ve tüyleri ile tefrik olunurlar.

Misk faresi avcılık amacı ile ilk defa 1905 yılında Avrupa’da Çekoslovakya’ya getirilmiştir. Oradan Doğu Almanya’ya yayılmış olup, daha sonra Finlandiya ve İngiltere’ye geçmiştir. 1951 yılında Fransa’ya girmiş, sonradan yetiştiriciliği ve ithali yasaklamıştır.

Üretimi henüz deneme safhasındadır denilebilir. Bundan yeni mutasyonlar elde olduğu taktirde çok karlı bir iş kolu kurulmuş olabilir. Kafesten kaçtıklarında kızgınlıkla etrafı kemirip oyduklarından bazı memleketlerde yetiştirilmesi yasaklanmış olup, misk farelerine karşı savaş için, özel olarak yetiştirilen yakalatıcıların seçimine ve eğitime önem verilmektedir. Mahalli idareler teslim edilen her bir misk faresi kuyruğu için ödül vermektedirler.

Misk faresi sakin ve gölge yerleri sever. Temizlikten hoşlanır. Kirli yerleri sevmez. İklime çok iyi adapte olur. Kolaylıkla ürer. Yavruları kör doğar. 5-6 dişiye 1 erkek yeterlidir. Kızgınlık Martta başlar ve iki ayda bir tekrarlanır. Dişi senede 3-4 defa gebe kalır. İlk yılki doğumda 3-4, daha sonraki doğumlarda her defasında ortalama 2-8 yavru verir. Gebelik müddeti 3 haftadır.

 

SKUNK

 

Kanada ve Birleşik Amerika’da yaşar. Bir kedi boyundadır. Vücut uzunluğu 40 cm. kadardır. Gür sık tüylü kuyruğu 30-40 cm. uzunluğundadır. Lifleri uzun parlak ve siyahtır. Vücudun yanlarında uzanan beyaz renkli bir şerit başın üst kısmında birleşir. Tamamen siyah olanı da elde edilmiştir.

Skunk özellikle toprağa bağlı bir hayvandır. Yarı kış uykusuna yatar. Küçük kemirici hayvanları, böcekleri, solucanları, larvaları yer. Bitki ve meyveleri de yer. Ekseriya 12 kişilik küçük koloniler halinde yaşar. Erkeği poligamdır. 5-6 dişi için 1 erkek kafidir. Kızgınlık devri Şubattan Nisana kadardır. Gebelik süresi 9 haftadır. Gözleri açılmamış 4-8 yavru verir. Gece hayvanıdırlar. Yaz aylarında gündüzleri de sık sık gezerler. Bu hayvanlarda anüsün iki yanında iki adet koku kesesi ve keseleri anüse bağlayan iki kanal mevcuttur. Kızdıkları veya tehlike sezdikleri zaman ön ayaklarını yere vurarak hırlamaya başlarlar. Bu hareket koku guddelerinin faaliyetini sağlar ve kötü kokulu bir salgı salarlar. İyi kalite kürk üretimi yapılabilmesi için koku neşreden keselerin çıkarılması gerekir.

Skunk kürklerinin değer kazandığı zamanlarda bu hayvanların yetiştirilme olanakları üzerinde geniş çapta durulmuştur. Bu konudaki çalışmalar 1886 yılına kadar gider. Bu tarihlerde siyah Skunklara karşı aşırı bir talep olmuş, bu da aşırı avlanmaya dolayısıyla hayvanların azalmasına yol açmıştır. Bunun sonucu yetiştirme suretiyle siyah skunk elde etme çalışmaları başlamıştır. Ancak bu konuda çalışmalara giren birçok firma fiyatların düşmesi sonucu büyük güçlüklerle karşılaşmışlardır.

Skunklar kolaylıkla ehlileşir ve çiftlik şartlarında yetiştirilebilir. Bu hayvanlar yılda 1 defa çiftleşirler. Çiftleşme Şubat ve Mart aylarında yaptırılır. Kürkü alınacak hayvanların öldürülmesi elektrik şoku veya eter yahut karbondisülfitle bayıltmak suretiyle yapılır.

Kürkleri tulum halinde çıkarılır. Kuyruk, ayaklar ve pençeler kürk üzerinde bırakılır. Yüzme işlemine başlarken önce keskin bir bıçakla arka ayak diz masallarından anüse doğru bir kesit yapılır. bundan sonra kuyruğun yarısına kadar kesit yapılır. Arka ayaklar bu kesitlerden elle ayrılıp çıkarılır. Daha sonra hayvan arka ayaklarından bir çengele asılır. Parmaklar yardımıyla ve deri çekilmek suretiyle başa kadar yüzülür. Baş derisinin yüzülmesinde göz, ağız ve kulak bölgelerinde bıçak kullanmak gerekir.

Yüzülen deri, fazla et ve yağlardan temizlenir. Bu temizlik esnasında derinin fazla incelmemesine dikkat etmek gerekir. Deri bundan sonra kurutma kalıplarına geçirilerek gölge ve havadar bir yerde kurumaya bırakılır. Kurutma işlemi 4-5 gün sürer. Kurutulan deriler silkelenir ve temizlenir. Kalitelerine göre onarlık demetler halinde getirilir ve asılarak muhafaza edilir.

 

KUNDUZ

 

Kuzey kara kuşağında bulunan hemen bütün memleketlerin orman içi sularında bulunur. Memleketimizde de dere, göl, bataklık yerlerde, nehirlerin sahile yakın sularında bulunur. Su kenarlarında koloniler halinde toplu halde yaşar. İyi yüzer ve dalar. Kunduzlar, iri kemikli, sağlam adaleli, kısa boylu ve kalın hayvanlardır. Gözleri küçük, kulakları yuvarlak ağız bölgesi küt yapılıdır. Ağırlıkları 10-35 kg. arasında değişir. Vücut uzunluğu 90-100 cm. dir. 25-50 cm. uzunluğundaki kuyruk 7.5-10 cm. genişlikte, oval ve pulcuklarla kaplı olup, yüzerken bir kürek ve dümen vazifesini görür.

Arka ayakları küçüktür ve 5 parmak arası tamamıyla perdelidir. Böylece kunduzların suda yüzmeleri sağlanmış olur. Ön ayaklar ise daha küçüktür ve perdesizdir. Arka ayağın ikinci parmağında ve pençe tırnağının altında 4 köşeli çivi şeklinde boynuzumsu saha mevcuttur. Kunduz ön ayaklarını el olarak kullanır. Adeta bir keski gibi olan 4 kesici dişleri ağaçları kemirmeye, dalları koparmaya uygundur. Dişleri hayatı süresince gelişmeye devam eder.

Eskiden Avrupa’ da çok bulunduğu halde bugün azalmıştır. Bu sebeple Avrupa’ da ki kunduz kolonileri himaye altında bulunur. Keza Kanada ve Amerika’ da da avlanmaları sınırlanmıştır. Kürkçülükte çok makbul olan kürkü genellikle kaba üst lifleri yolunarak kullanılır. Alt lifler son derece sık, ipek gibi parlak ve incedir. Üst lifler seyrek, uzun, kalın ve diktir. Kürkün genel rengi açık sarıdan koyu kahverengine kadar değişir. Kastor fiber (Avrupa kunduzu) in üst tarafı kestane renginde, alt tarafı daha açık renklidir. Amerika ve Kanada’ da yaşayan C. Canadensis (Amerika kunduzu) ise Avrupa kunduzundan koyu renklidir. İnce alt lifleri 1.2-2 cm. uzunlukta ve mavimsi kahverengidir. Üst liflerin uzunluğu ise 4.5-6 cm. yi bulur. Lokal olarak sarımsı kahverenginden, siyaha kadar değişen renklere de rastlanır.

Dişi kunduzlarda 2 meme başı bulunur. 2 yaşından itibaren yılda 1 defa yavrularlar ve genellikle 2-8 arasında ortalama 4 yavru verirler. Yavrular gözleri açık doğar. Çiftleşme şubatta başlar. Gebelik süresi 90-95 gündür. Doğum mayıs ve haziran aylarında olur. 1 haftalık olunca suda yüzerler, 8 aylık olunca ağaç yapraklarını kök ve yumruları ve diğer yeşil bitkileri yemeye başlarlar. Yavrular ilk yıl anneleri ile beraber kalıp, müteakip sonbaharda ayrılırlar. Kunduzun bulunduğu yerin civarında ağaç dalları ve odun parçacıklarından meydana gelmiş yığınlar meydana gelir. Kunduzun besini, vahşi halde daha ziyade söğüt, kavak, huş, Akçaağaç gibi ağaçların sürgün, kabuk ve kökleridir. Kızıl ağaç, dişbudak, fındık gibi ağaçlardan da faydalanır. Yazın kedi kuyruğu, saz, bataklık otları ve su bitkilerinin köklerini yer. Yonca ve kaba yonca iyi birer kunduz yiyeceğidir. Şeker kamışına da düşkündür. Ağaç dallarını yuva yapmak maksadıyla da kullanılır. Sakin ve sessiz gecelerde ağaçları kemirmelerinden gelen ses oldukça uzak mesafelerden duyulabilir.

Kunduz kolayca ehlileştirilebilir. İlk defa 1918 de ehlileştirilmiştir. Vahşi halde çift yaşadıkları halde, üremeye alındığı zaman bir erkeke birden fazla dişi için kullanılabilir.yabancı bir kunduz diğerlerinin yanına konulacak olursa dövüşerek birbirlerini öldürebilirler. Bu yüzden yetiştiricilikte yabancı bir kunduz bir süre diğerine yakın kafeslere konularak alışmaları sağlanmalıdır. Birkaç gün sonra bu hayvanlar kolaylıkla bir araya getirilebilirler. Çiftleştirme sonbaharın sonunda yapılmalıdır.

Kunduzlarda kürk alımı için en uygun devre kış ortasıdır. Genellikle asfeksi metodu ile öldürülür. Post açık veya tulum şeklinde çıkarılır. Açık olarak çıkarılacaksa önce dişlerin alt kısmından aşağı doğru karnın ortasından kuyruğa kadar bir kesik yapılır. pençeler kullanma sınırından itibaren kesilip atılır. Yüzme esnasında mümkün olduğu kadar bıçak kullanmaya dikkat edilir.

Kunduz postları, boy, renk ve kürk örtüsünün kalitesine göre sınıflandırılır. Bu konuda postun ağırlığı ve lif sıklığı da önemlidir. En iyi postlar, büyük, koyu renkli, hafif ve dolgun lif örtüsüne sahip olanlardır. Ham kürkler görünüş bakımından işlenmişlerden tamamen farklıdır. Tabii halde kaba görünürler. İşlenme esnasında kaba uzun üst lifler yolunur.

 

SU SAMURU

 

Yayılış sahası çok geniş olan su samuru, Avustralya hariç hemen hemen dünyanın her yerinde bulunur. Memleketimizde de gerçek yayılış yerleri kesinlikle bilinmemekle beraber, Fethiye, Kızılırmak ve Edremit dolaylarında bulunmaktadır. Ancak bu hayvana memleketimizin pek çok yerinde kunduz denilmektedir.

Vücudu yassı ve yuvarlak, vücut uzunluğu 60-150 cm. arasında değişir. Kuyruğu 35-40 cm. olup takriben gövde uzunluğunun yarısı kadardır. Ağırlığı 7-15 kg. arasındadır. Başı yuvarlak ve basık, ağız kısmı küt ve yuvarlak, kulakları küçüktür. Hemen hemen kürkün içine gömülüdür. Gözleri küçük, burun çevresi çıplaktır. Kuyruğun dip kısmı kalın, uca doğru ince ve sivridir. Bacakları gövdesine nispetle kısa ve kalındır. Pençesindeki 5 parmağın arası perdeli olup, yüzmesine yardım eder. Uzun ve keskin tırnakları vardır. Arka ayaklarının parmakları kıllı, tırnak kısmı da küçüktür. Görme, koku alma hisleri çok kuvvetli ve fazlasıyla ürkek bir hayvandır. Vücudun anüs tarafında 2 bez bulunur. Bu bezler sıvı halde iken kötü kokulu, fakat kuruyunca misk kokusunu andıran bir salgı meydana getirir.

Daha ziyade su kenarlarında yaşar. Gece hayvanı olup, gıdasını çoğunlukla balıklar teşkil eder. Bundan başka kurbağa, fare, tavşan, su kuşları, köstebek ve yumurta gibi maddeleri yer. Kürkü meydana getiren liflerden üst lifler sık ve yatıktır. Bunlar bazen çok kısa olup, uzunluğu alt liflere çok yakındır. alt liflerin rengi esmerimtrak gri ve uca koyu, üst liflerin ise koyu kahverengi ve parlaktır. Vücudun alt kısımları daha açık, boyun grimsi olup bu bölgede ekseriye beyaz lekeler bulunur.

Su samurunun yaşayışı herhangi şekilde suyun mevcudiyetine bağlıdır. Suyun düz arazide veya yüksek dağlarda olması arasında bir fark yoktur. Gündüzleri göze görünmez nehir kenarlarında veya denize döküldüğü yerlerde tesadüfen görüldüğü zaman suya gürültü ile atlar ve derhal suyun derinliklerine dalar. Su yüzüne çıkan hava kabarcıkları dikkatli bir şekilde takip edilmek suretiyle hayvanın kaçış yönünü tayin etmek mümkün olur. Yüzmesi sırasında sadece başının bir kısmını su üzerinde tutar. Su altında uzun bir süre kalabilir.

Su samuru geceleri ve özellikle kızışma devresinde kendine has bir nevi ıslık sesi çıkarmak suretiyle bulunduğu yeri belli eder. Gündüzleri gizlendiği yuvası nehir kenarındaki boruya benzeyen deliklerdir. Bazıları bu hayvanın birisi su yüzüne yakın, diğeri de su altında olmak üzere 2 delik açtığını ve bir tehlike halinde bu iki menfezi kullandığını söylerler. Gündüzleri suya çok yakın yaşlı ağaçların kovuklarında dinlenir ve uyur. Emniyette olduğunu hissettiği zaman mahfuz bir yerdeki taş üzerinde güneşlendiği de görülür. Bu tehlike hissedince de derhal suya dalar. Nisan ve Mayıs ayında çiftleşir. 9 hafta gebe kalır. 9-10 gün sonra gözlerini açan 2-4 yavrusunu su kenarında, bitki kökleri ile döşeli bulunan yuvasında doğurur. 8 haftasına basan yavrular anaları tarafından balık avına alıştırılır. Balığın kuyruk ve başını bırakarak diğer kısımlarını yer. Yiyeceğinden fazla avlanır.

Dünyada su samuru yetiştiriciliği oldukça yaygındır. Su olan her bölgede yetiştirilebilir. İnsana kolaylıkla alışır. Ancak bu hayvanların insanlara yakın oluşu yetiştirme problemlerini tamamıyla halledememiştir. Çünkü bunların beslenmesi konusunda halen yeteri kadar araştırma yapılmamıştır. Kürk hayvanları içinde tilkilerden sonra su samurları en fazla kürk üretilen ve kürk geliri en yüksek olan hayvanlardır. Bunların ticari ölçüde yetiştirilmesindeki güçlük yavru verimindeki başarısızlıktan ileri gelmektedir.

En iyi kalite kürk Aralık ayından Ocak sonuna kadar elde edilir. Kanada’da elde edilen kürkler kürk piyasasında en makbul olanlardır. Öldürülmeleri asfeksi metodu iledir. Kürkleri tulum halinde çıkarılır. Ancak Kuzey Amerika’da daha ziyade açık olarak yüzülürler. Rusya da Sibirya, Rusya, Batı ve Kafkasya olmak üzere kalite bakımından 4’e ayrılır. Burada yazın avlanması ve yavruların avlanması yasaktır. Kürkleri büyük olduğundan kurutma kalıplarının uzunluğu en az 150 cm. olmalıdır.

 

   DENİZ SU SAMURU

 

Yalnız denizlerde yaşar. Rengi beyaz serpintili, siyah-kahverengidir. Vücut uzunluğu 1.2 m. Kuyruk 10 cm. dir. Balık krustase ve mollusk yer. Eskiden Büyük Okyanusun kuzey sahillerinde çok bulunduğu halde sürekli avlama nedeniyle şimdi nadirdir. Kürkü nehir su samurunkinden çok daha güzel ve kıymetlidir. Nesillerinin muhafazası için Kuril adalarında Japon Hükümetinin kontrolü altında avlanır.

 

   PORSUK

 

Geniş bir yayılış sahası olan bu hayvan Avrupa’nın büyük bir kısmında ve Asya’ da bulunmaktadır. Avrupa’ da Güney İsveç, Norveç ve Finlandiya’ dan başlamak üzere Akdeniz memleketlerine, doğuya doğru da Kafkasya üzerinden orta Asya’ ya Doğu Sibirya ve Çin’ e kadar uzanan sahalarda yaşamaktadır. Türkistan, İran, Filistin ve Anadolu’ da bulunan porsuğun özel bir tür olduğu   bildirilmekte ise de bunun Avrupa ve Asya porsuğun özel bir tür olarak kesin bir şekilde ayırt edilmediğine işaret edilmektedir.

 Porsuk genel görünüşü itibariyle ayıyı andırırsa da, hiçbir hayvanla karıştırılmayacak kadar karakteristik bir yapıya sahip bulunmaktadır. Bacakları vücuduna nisbetle kısadır. Geniş olan sırtı, sert, uzun ve kaba yapılı kıllarla örtülüdür. Kuyruğu kısa ve küttür. Başı üstten bakıldığı zaman bir kazma şeklindedir. Kısa ve yuvarlak olan kulakları dışarıya pek çıkmış durumdadır. Başın ön kısımları ile kuyruğundaki kıllar düz ve yatık, diğer kısımlarında ise aşağıya doğru sarkıktır. Karın kısmının kılları drisi görünebilecek şekilde ince ve seyrektir. Vücudun rengi kurşuni siyahtır. Ağzı ve yüzü beyaz renkte olup, burnundan itibaren başlayarak gözlerinin üzerinden doğru kulaklara kadar devam eden bir şerit ihtiva etmektedirler. Gırtlak kısmından başlamak üzere başın alt kısımları, boyun ve bacaklar da dahil olmak üzere siyah kıllarla örtülüdür. Kuyruk kılları beyazımsıdır. Renk bakımından dişisi ile erkeğini kesin olarak ayırt etmek mümkün değildir. Yeni doğan yavruların kılları kısa, parlak ve yatkın olup beyazımsı renktedir.

Ön ayakların pençeleri özellikle kuvvetli olup toprağı kazmada kullanılır. Ön ayak pençe tırnakları arka ayağındakinden 3 misli daha uzundur. Böylece ön ayak bütünü ile arka ayaktan daha uzun, daha geniş ve kuvvetlidir. Tabanın da kıl yoktur. Ergin bir porsuğun uzunluğu takriben 1 m. kuyruğu da 18-20 cm. dir. Gözleri kulağına burnundan daha yakındır. sonbaharda çok yağlı ve besili bir duruma gelen bir porsuğun ağırlığı 15-15.5, yazın 5-6 kg. dır.

Porsuk ormanlık ve ağaçlık yerleri severse de ağaçlıklar içerisine pek sokulmaz. Daha ziyade çayır ve tarlalarda kolayca erişilebilen kenar bölgeleri tercih eder. Uzun ve kuvvetli olan ön ayak pençeleri ile toprağı kazarak yuva yapmak imkanına sahip ise de daha ziyade hazır çukurlara ve tilki yuvalarına yerleşmeyi tercih eder. Bu bakımdan tilki ile porsuğu aynı yuvalarda fakat ayrı ayrı bölmelerde bulmak mümkündür. Gündüzleri ininde kalan porsuk, besinini geceleri aramaya çıkar. Besinini daha çok hayvansal olmakla beraber bitkisel maddeleri de yer. Ön ayak pençeleri ile beraber 1-1.5 m. genişliğinde çukurlar açabildiğinden toprak içerisinde ve altında bulduğu sümüklü böcek, kurt, böcek, fare, köstebek, yılan gibi hayvanlarla kuşların yumurtalarını, tavşan yavrularını, yazın da üzümsü bitkilerin meyvelerini ve diğer meyveleri yer. Porsuk ürünlere zararlı olması bakımından domuzdan aşağı kalmaz. Çok kuvvetli olan köpek dişleri yardımı ile kökleri keser. Özellikle mısır tarlalarında büyük tahribat yapabilir.

Porsuk yağlı bir hayvan olduğundan kar ve yağmur gibi kötü hava şartlarından etkilenmez. Taş ve toprak kovuklarında, sık dikenli yerlerde saklanır. Eti ve derisi fena kokar. Temmuz sonundan itibaren ağustos ve eylül ayına kadar uzanan bir süre içinde kızışır. Gebelik müddeti 9-10 veya 10-12 haftadır. 3-5 adet yavru yapar. Yavruların gözleri 23 gün kapalı kalır. Porsuk 1.4 yaşında çiftleşme kabiliyetini elde eder. 10-12 yıl yaşar. Kış uykusuna yatar ve bu süre içerisinde kendi yağı ile yaşar. Bu uyku şubat sonlarına doğru sona erer.

Porsuk eti bazı memleketlerde yenilmektedir. Ancak domuzda olduğu gibi bunda da fazla trişin bulunduğundan dikkatli olmak gerekir. Porsuk, etinden ziyade derisinden ve kıllarından faydalanılan bir hayvandır. Derisinden av çantaları, bavul yapılır. kıllarından da çok makbul olan traş fırçaları imal edilmektedir.

 

GÜMÜŞİ PORSUK

 

Yukarıdan beri bahsetmiş olduğumuz Avrupa porsuğunun kürkü para etmez, fakat gümüşi porsuk kürkçülükte aranan ve yetiştiriciliği yapılan, yetiştiriciliği Amerika ve İskandinavya’ da pratiğe intikal etmiş bir hayvandır.gümüşi porsuk daha büyük, daha ince kürklü olup, Kuzey Kanada’ da yaşar. Fakat aynı zamanda Kuzey Batı Amerika, Türkistan, İskandinavya ve İngiltere’ de de bulunur.

Ovalarda toprak kovuklarında yaşar. Her şeyi yer ve oldukça kuvvetlidir. Yetiştirilmesi için zor olan husus, bu hayvanın kazıcı tabiatta oluşudur. Küçük hayvanlar, ekmek, pişmiş taneler, meyve ve sebzelerle beslenir. Doğum ilkbaharda (nisan-mayıs) olur. Bir defada 4-8 yavru yapar. Gebelik süresi 2 ay kadardır.porsukların kürklerinin alınma mevsimi 15 şubattan martın sonuna kadardır. Derileri açık olarak çıkarılır.

 

 

VAŞAK

 

Vaşak’ ın iki önemli türü kutup vaşağı (Felis Iynux canadensis) diğeri ise Amerikan vaşağı (Felis Iynux rufus) dır. Kediye benzeyen fakat ondan daha büyük bir hayvandır. Kanada, İskandinavya, Kuzey Rusya, Mcaristan, Bulgaristan, Romanya ve diğer Balkan memleketleri ile Batı Asya’ da yaşar.

Orta Asya ile Afrika çöllerinde yaşayan ve kara kulak (Lynx caracal) denilen hayvanda bir vaşak çeşididir. Kara kulak’ ın tüyleri çölün ince kumlarını rengi gibidir. Bazılarının renkleri ise siyah, alt kısmı ile göz ve boyun kısımları beyazdır. Kulaklarının uçları daha sivri ve siyah renklidir. Çok hızlı koşar. Avını yakalayıncaya kadar takip eder. Kara kulak Batı Anadolu’ nun bazı kesimlerinde Çanakkale, Muğla dolayalrında az miktarda bulunur.

Memleketimizin her tarafında rastlanan vaşak’ ın (Felis Iynux) kulakları uzun, ucu sivri ve uçlarında püskül halinde 4 cm. uzunluğunda kıllar bulunur. Yanağın arka kısmı ile kulaklarının alt kısmında aşağıya doğru sarkan uzun kıllar mevcuttur. Yanak ve böğürün lifleri yele gibi uzundur. Vücudu kurttan biraz küçüktür. Ön kısmı biraz daha zayıftır. Bacakları kısa, pençeleri çok kuvvetlidir. Kuyruğu kısa ve küt olup siyah renklidir.

 

 

Postunun rengi genellikle gri veya sarımsı kahverengi olmakla beraber coğrafi bölgelere ve mevsimlere göre değişir. gövdenin üst kısmı gri ve pas renginde olup, boyun, gövdenin altı ve bacaklarının iç kısmı beyazdır. Postunun üzerinde kahverengi ve değişik sayıda benekler bulunur. Yanaklarının üzerinde, boyun kısmına uzanan koyu kahverengi enine çizgiler vardır. Kışın rengi genellikle açık kırmızı, alt kısmı açık gri olup kılları oldukça kalındır. Göz, dudak ve yanağın alt kısmı beyazdır. Ağırlığı 30-35 kg. uzunluğu 13-15, vücudun yüksekliği 50-70 cm. arasında değişir. dişi vaşak erkek vaşak’ a nazaran daha büyüktür.

Vaşak’ ın kızgınlık devresi şubat ve mart aylarıdır. Birkaç vaşağa bir arada ancak bu zamanlarda rastlamak mümkündür. Bunun dışında vaşak yalnız başına yaşar. Dişiyi bulmak için çok uzak mesafelere gider. Dişi kaya kovuklarında, toprak altlarındaki porsuk inlerinde mayıs ve haziran aylarında 2-3 yavru meydana getirir. Yavrular doğduğu zaman gözleri kapalıdır. Bir iki hafta sonra açılır. Bir sene annelerinden ayrılmazlar. Ancak bir sene sonra ihtiyaçlarını temin edebilecek duruma gelirler. Vaşak kedi sesini andıran kendisine has sesi ile tanınır.

Görme ve işitme duyguları çok kuvvetlidir. Çok çevik olup 5-10 m. zıplayabilir. Bu yüzden ağaçlara çıkarak avını yakalar. Avını bilhassa geyik, karaca, keçi, koyun, tilki, tavşan, sülün, kemirici hayvanlar teşkil eder. Ormanlarda ve karlı dağlarda sessiz ve kimsenin geçemediği yerlerde avının geçmesini bekler. Aniden üzerine atılarak tırnaklarını etine batırır. Hayvanın şah damarını yırtar. Sonra belini kırarak yere serer ve ve kafatasını delerek beynini yer. Hayvan leşini sevmediği için yemez kış devresinde postunun beyaz kısımları daha tüylü olduğundan bu kısımlardan faydalanıldığı için kürkü makbul sayılır. İskandinavya, Doğu Avrupa, Batı Asya’ da ayrıca İspanya’ da değişik tipte vaşaklar vardır. Kuzey Amerika’ da yaşayan vaşakların postları çok kıymetlidir.

 

TAVŞAN

 

Zamanımızdan takriben 2000 yıl kadar önce evcilleştirildiği tahmin edilen tavşanı başlıca verimleri, et, yün, kürk ve tali olarak gübredir. Tavşanları verim yönlerine, büyüklüklerine, renklerine göre çeşitli şekilde sınıflandırmak mümkündür. Verim yönlerine göre yapılacak bir sınıflandırmada herhangi bir ırkı kesin olarak bir sınıfa dahil etmek güçtür. Büyüklüklerine göre yapılan sınıflandırmada ise büyük, orta ve küçük boy tavşanlar olmak üzere üç grupta toplanabilirler. Her ne şekilde sınıflandırılırsa sınıflandırılsın her tavşanın eti yanında kürkü, derisi ve liflerinin de ekonomik bir değeri vardır. Bazı durumlarda kürk veya lifleri esas yetiştirme gayesini teşkil eder.

Kastareksler, rex ve şinşilla varyeteleri vs. gibi özel olarak sadece kürkü için yetiştirilen tavşan ırkları yanında Yeni Zelanda, Viyana ve Şinşilla gibi eti ve kürkü için yetiştirilen tavşanlar varsa da, bugünkü kürkçülük tekniği her tavşan derisi için bir kullanma yeri bulmuştur. Renk ve boy tefrik edilmeksizin hemen hemen bütün tavşan kürklerinin ticari bir değeri vardır. Genellikle beyaz ırkların tercih edilmesi tavsiye edilebilir. Çünkü bugün kürk boyacılığı alanında kaydedilen gelişmeler sonucu istenilen her renk tonunu elde etmek mümkündür.

 

 

 

İyi kaliteli deriler işlenmek, boyanmak gerektiğinde, kırkılmak suretiyle manto, etol, ceket, şapka yapımında ve elbiseler için garnitür olarak kullanılır. Bugün kürk yapımında tavşan derileri bir çok av hayvanlarının derileri terine kullanılmaktadır. Bunlardan yolma, kırkma, boyama ve baskı usulleri ile çok pahalı av hayvanları kürkleri orijinallerine çok benzer şekilde taklit edilebilmekte bir çok hallerde leopar, kunduz, ayıbalığı vb. gibi pahalı kürklerin yerini almaktadır. Genel olarak, av hayvanlarının devamlı avlanma sebebi ile miktarlarının çok azalması ve kürklerinin pahalı oluşu evcil hayvanlardan tavşanın önemini çok arttırmıştır. Tavşanlar tabii hallerinde toprak içinde kazdıkları yuvalarında yaşarlar. Ancak bu şekilde yaşamaya terk edilen tavşanlardan beklenen verimler tam olarak alınmadığı gibi kürkleri de istenilen kalitede olmaz.

Tavşanlar yılda 5-6 defa yavrulayabilirler. Ancak iyi kalitede kürk üretimi için yılda en çok 4 doğum yaptırmak icap eder. Doğumlar o şekilde ayarlanmalıdır ki, tavşanlar kışın iyi kondisyonda olsunlar, kürkün az değerli olduğu yaz aylarında doğumlara yakın dişilerin dinlenmeye bırakılmaları iyi olur. Bir çok yetiştiriciler tavşanın üreme kabiliyetinden azami istifadeyi arzulamaktadırlar. Bu şekilde düşünenler doğumu takip eden 3. gün hayvanı derhal çiftleştirerek senede 9 nesle kadar alabilirler. Ancak bu yol modern yetiştiricilikle bağdaştırılmayacak bir yoldur ve hayvanın sıhhati için çok zararlıdır. Yetiştirici   fazla yavru aldığı zaman fazla gelir sağlayacağını zanneder. Fakat durum tamamen aksidir. Sık sık doğum yaptırılan hayvandan gittikçe zayıf ve gelişmesi güç yavrular büyütmek de zordur. Böyle bir yetiştiriciliğe uzun müddet devam etmek mümkün değildir.

Bu bakımdan anayı hiç olmazsa doğurduktan 1 ay sonra çiftleştirmeli, yavrularını da çiftleştikten 10 gün sonra yanından ayırmalıdır. Yavruları damızlığa ayrılacak anaları daha da seyrek çiftleştirmek en doğru yoldur. Analar, yavruları 7 haftalık olunca çiftleştirilecek olursa hem karnındaki hem de yanındaki yavrular iyi gelişirler. Yavruların anaları ile 2 ay kalmaları geliştirmelerin iyi olmasını sağlar. Normal olarak senede 4 doğum tavsiye edilebilir. Hatta selektif yetiştiricilikte senede 3 doğum yeterlidir. Şiddetli kışlarda ve çok soğuk bölgelerde senede 3 doğum yaptırmak en iyisidir. Senede 4-5 doğum yapan damızlıkları 5 yaşına kadar kullanabilmek mümkündür. Ancak endüstriyel yetiştirmede damızlık dişilere arka arkaya 4-5 doğum yaptırılır ve sonra kesilir. Bununla beraber damızlık dişi ve erkeklerden 3-4 sene istifade edilebilir.

Kürk tavşanı yetiştiriciliğinde yataklığın en büyük önemi vardır. Pislikten ve rutubetten ayakları, karnı sararan her türlü tavşan derisinin kıymeti büyük çapta düşer. Bu bakımdan yataklıkların daima temiz olması lazımdır. Yataklıklar haftada bir defa yenilenmeli ve yine haftada 1-2 defa yeni yataklık ilavesi ile temizlenmelidir.rutubet, tavşanlıkların havasız ve dar olmasından da ileri gelir. Bunun için icabında çıkarılabilen, döşeme tahtaları kullanılır. Bunlar 15 günde bir temizlenmeli, yerine temizleri konulmalıdır. Pis döşeme iyice yıkanıp dezenfekte edilmelidir. Böyle tavşanlıklar da rutubet daha az olur. Çavdar, buğday veya yulaf yataklık olarak kullanılabilir. En iyisi çavdar samanıdır.

Tavşanların bir yerden bir yere nakli esnasında veya başka bir maksatla tutulmaları gerektiğinde tavşanı ve kürküne zarar vermemeye son derece dikkat etmek lazımdır. Tavşanların hiçbir zaman kulaklarından tutmamak lazımdır. Tavşan en iyisi sırt derisi veya bel arkasından tutulur. Bu şekilde hayvan ızdırap çekmez. Aynı zamanda küçük dişleriyle ısırarak taşıyana da zarar vermez. Tavşan hiçbir zaman başı yukarda duramaz. Çünkü ölebilir. Kemiricilerde kısmi olarak çok gelişmiş olan karın boşluğundaki organlar diyafram üzerine çekilir ve hayvan hareketsiz kalır. Nefes alıp verme tavşanlar da diyaframatik bir hareket olduğuna göre nefes kesilebilir. Hayvan bu pozisyonda birkaç dakika ölmeden kalabilirse de güçlükle nefes alır.

Tavşan yetiştiriciliğinde amaç kürk üretimi ise, bu işe en uygun olan ırkın seçilmesi ve derilerin kürkçülüğe uygun şekilde elde edilmesini mümkün kılacak bazı önemli noktalara dikkat edilmesi gerekmektedir. Normal olarak tavşanın vücudunu kaplayan lifler diğer memeliler de olduğu gibi iki tip liften meydana gelmiştir.

 

 

 

1.        ince ve yumuşak alt lifler. Bunlar kısa ve sıktır.

2.       kaba ve sert üst lifler. Bunlar uzun sert ve seyrektir. Kürkün yüzeysel kısmını teşkil eder. Kürkçülükte bu liflerin meydana getirdiği kata   “sırça” adı verilir.  

 

İnce alt liflerin uzunlukları ırktan ırka değişmekte beraber genellikle 1.25-3.5 cm. arasındadır. Ancak bazı ırklar bu genel kaidenin dışındadır. Mesela Kastorex ve Rex’lerde üst lifler hemen hemen alt lifler kadar kısadır veya onlardan biraz daha da kısa olabilirler. O kadar ki ilk bakışta bu tavşanlar insanda sanki kadife ile örtülü hissini uyandırır. Diğer taraftan bunlarda alt lifler de deri yüzeyine dik ve sıktır. Dokunulduğu zaman yumuşak kadife hissini verirler. Buna karşılık Ankara tavşanında her iki grup lifler de diğer ırklara nazaran çok uzundur.

Tavşanlarda, normal alt lifler hafifçe dalgalıdır. Fakat Ankara tavşanlarında alt lifler, yünde olduğu gibi kıvrımlı olabilir. Yeni doğmuş hayvanda ilk meydana gelen ilk lifler üst liflerdir. Fakat buna alt liflerin hızla büyümesi izler ve doğumdan birkaç gün sonra hayvanın vücudu tamamen liflerle örtülür.

Bilindiği gibi tavşan kürklerinde en fazla şikayet liflerin işlendikten sonra bile dökülmesidir. Bunun sebebi tüy dökümü olayıdır ve özellikle kürkçülükte önemle üzerinde durulur. Mevsimlik hava değişimleri kürklü hayvanların liflerine miktar ve büyüme bakımından değişmelere sebep olur. Tavşanların vücudunu kaplayan bu ilk lif örtüsü 4-6 hafta sabit kalır. Hayvan 5-6 haftalık iken yerlerini yeni lif örtüsüne bırakır. Bu lifler, büyümenin daha sonraki çağlarında meydana gelen liflere nazaran daha yumuşaktır.

Yeni liflere geçit lifleri de denilebilir. Geçit liflerin tamamlanması 4.5-5.5 ayı bulur. Bu lif örtüsü meydana geldiğinde kürk hem serbest liflerden hem de büyümekte olan liflerden arınmış durumdadır. Bu demektir ki lifler deriye iyice bağlı ve dökülmüş liflerden arınmıştır. Geçit lif örtüsünün tamamlanmasından sonra “Ergin lif örtüsünün” nün büyümesi başlar.

Liflerini büyümesini ve dökülmesini etkileyen faktörler çeşitlidir. Ancak genel olarak ergin lif örtüsünün 6-9 aylık daha büyük yaşlarda tamamlandığı söylenebilir. Bu periyottan itibaren hayvan yılda 1 defa tüy dökümü mevsimine girer. Tavşanlarda tüy dökümü tavuklardakinden farklıdır. Yani yavaş yavaştır. Ancak bununda istisnaları vardır. Tüy dökümü normal olarak baş bölgesinden başlar ve geriye vücudun alt kısmına doğru devam eder. Bu suretle kuyruk bölgesinin yanları ve karın kısımları en son dökülen bölgelerdir.

Kürkçülükte liflerin dökümü özellikle hayvanın kesim çağının tayini bakımından son derece önemli bir husustur. Ergin hayvanlarda bir defa meydana gelen tüy dökümünün şiddeti ve yeni liflerin çıkışı geniş sınırlar içinde değişebilir. Bir kısım lifler ilkbaharın başında dökülmeye başlar. Fakat dökülme sonbahara kadar şiddetli olmaz. Sonbaharda belirgin bir hal alır ve böylece lif dökümü olayı vukubulur.

Bazı hallerde, çok şiddetli bir dökülme ve yine çok şiddetli büyüme olabilir ki bu durumda tüy dökümü dönemi kısa sürer. Buna karşılık diğer bazı hallerde tüy dökümü periyodu çok uzun olabilir. Yukarıdaki açıklamalardan anlaşıldığı gibi tavşanlarda tüy dökümü devamlıdır ve yine devamlı olarak, dökülen liflerin yerine yenileri çıkar ve bu devre Nisandan Kasıma kadar olan sürede 6 ay kadar devam eder. Bu nedenle Nisan Kasım ayları arasında kesilen tavşanların derileri kürkçülükte makbul sayılmazlar. Bu devrede elde edilen kürklere yaz kürkü adı verilir.

Tavşanlarda normal tüy değiştirmenin dışında, pek çok nedenlerle dayanan tüy değiştirmeleri de olabilir. Mesela gebe tavşanlarda karın ve göğüs bölgesindeki liflerin dökülmesi olayı vardır ki, bu suretle hayvan bu liflerle yavruları için yuva hazırlama olanağına sahip olur. Bu lif dökülmesinin gebelik esnasında faaliyet halinde bulunan hormonların etkisi ile meydana geldiği ileri sürülmektedir. Dişiler yalancı gebe oldukları zaman da aynı tarzda dökülme ortaya çıkmaktadır. Bazı hallerde çift dökülme vuku   bulabilir. Bu da tavşanda bir lif dökümünü takiben hemen ikinci bir lif dökümünün başlayıp bitmesidir. Bazı durumlarda bu şekilde dökülmeler sık sık tekrarlanabilir. Bu söylenenlere rağmen, lif inceliği, büyümenin hızı ve lif dökümü periyodunun uzunluğu, esas itibariyle tavşanın genetik yapısı ile ilgili hususlardır. Yani aslında lif dökümü basit bir hadise değildir. Ancak bu hadiseye çevre şartlarının çok fazla etkisinin olduğunu da belirtmek gerekir. Sıcaklık ve beslenme başta gelen çevre şartlarıdır.

Tavşanlarda liflerin muntazam büyümelerine dikkat etmek kürkçülük yönünden önem taşır. Yüksek bir beslenme seviyesi daha kalın liflerin meydana gelmesine yol açar. Bilindiği gibi lifin kendisi bir proteindir ve bu sebepten rasyonların bilhassa protein seviyesinin iyi ayarlanmış olması gerekir. Liflerin büyümesinde ve lif dökümünde bir çok anormallikler de görülebilir. Mesela Ankara   tavşanlarında lokal olarak lifleri az büyümüş sahalara rastlanabilir. Ancak bu alanlar genellikle küçüktür. Bazı hallerde de çeşitli deri hastalıkları lif örtüsünde düzensizliklere yol açabilir. Diğer taraftan nisandan kasıma kadar kesilen tavşanların derileri de kürkçülükte makbul sayılmaz. Çünkü bu devre tavşanların tüy değiştirme devresidir. Bu devrede elde edilen kürklere   genel olarak “yaz kürkü” denir. Daha önce belirttiğimiz gibi tavşanlardan elde edilen ham derinin değeri diğer faktörler yanında, kürkte dökülen liflerin bulunmamasına veya miktarının az olmasına bağlıdır.

Lif dökümü devresinde kesilen bir tavşandan elde edilen kürk, değerinden çok şey kaybeder bu durumdaki bir kürkün görünüşü muntazam değildir. Böyle bir kürk de kürkçülüğe elverişli olmaz. Yani partiden çıkarılmaya mahkumdur. Bu sebepten kürkçülükte en üstün yani “prima” denilen deriler, lif dökümünün olmadığı zaman elde edilmiş olan derilerdir. Ne yazık ki, tavşan bu durumda uzun zaman kalmamaktadır. Bu sebepten fırsatların kaçırılmaması gerekir. Tavşanın tüy dökümü devresinde olup olmadığı kolaylıkla anlaşılabilir. Kürkün üzerinde el gezdirilir. Ele yapışan, çıkarak uçuşan lifler bulunursa hayvan tüy değiştirmektedir. Ancak özellikle, beyaz renkli tavşanlarda tüy değiştirmeyi anlamak her zaman kolaylıkla mümkün olmamaktadır. Renkli ırklarda kürk üfürüldüğü zaman hayvanın derisi lif dökümünün olduğu bölgelerde mavimsi görülür. Renk, yeni teşekkül etmekte olan liflerin pigmentlerine işarettir.

Genellikle tavşanın karın bölgesinde az miktarda lif dökümü göze çarparsa bu önemli sayılmaz. Çünkü kürkçülükte bu bölgeler kesilip çıkarılır. Hayvanın sırt kısmında olan lif dökümü ise en tehlikeli olanıdır. Böyle bir kürkün değeri yarı yarıya düşüktür. Tavşan kürklerinden elde edilecek gelir tavşanın ırkına, kürkün kalitesine (tutum, sıklık, liflerin uzunluğu, derinin büyüklüğü gibi faktörlere) bağlı olarak değişir. bu konuda tavşanın kesilmesi ve yüzülmesi kaliteye etkili olan önemli bir işlemdir.çünkü derideki en küçük kesikler bile aslında onun değerini düşürür. Kesilen tavşanların derisi yüzüldükten sonra bir yere asılmalı, bilahare tel veya başka malzemeden yapılmış üçgen şeklindeki kalıplara gerilmelidir. Deri, tulum halinde çıkarılmamışsa veya tulum karın kısmından kesilerek açılırsa, özel gergi tahtalarına çivilenir. Tulum şeklinde çıkarılan deri kuruduktan sonra depolanır. Bu şekildeki kurutma bilhassa iyi kalite olmayan derilerin de satışını kolaylaştırır. Kıymetli deriler için özel olarak yapılmış kalıp tahtaları vardır. Yetiştiricilerin kurutulmuş derinin rengi ve görünüşünün alıcıya etki eden faktörler olduğunu dikkate almaları gerekir. Bu bakımdan derinin kurutulması da dikkatle yapılmalıdır. Bu maksatla deri normalden fazla gerilmemelidir. Fazla gerildiği takdirde zayıf görünür. Deri gerildikten sonra etli kısımdaki et ve yağ parçacıkları kör bir bıçakla temizlenir. Yağları temizlenmeden kurutulan deriye kürkçülükte “Yanık” tabir edilir. Temizlenen deri kurumak üzere asılır. Deriler sun’ i olarak ısıtmak suretiyle veya güneşte kurutulmamalıdır. En iyi yol, deriyi havadar, gölge, rutubetsiz bir yere asarak kurutmaktır.

Derilerin kuruması 2-3 günde veya kötü hava şartlarında 2 haftada tamamlanır. Deriler kurumakta iken zaman zaman gözden geçirilmeli ve kıvrılmış olan yerler varsa, düzeltilerek gereği gibi kurumasına dikkat edilmelidir. Çünkü bazı durumlarda ham derilerin uzun müddet saklanmaları gerekir. Hava kurusu deriler güvelerin tahribatına karşı gerekli tedbirler alındığı takdirde uzun müddet saklanmaları gerekir. Hava kurusu deriler güvelerin tahribatına karşı gerekli tedbirler alındığı   takdirde uzun müddet saklanabilir. Kuruyan deriler hemen satılmayacaksa hiçbir zaman üst üste ve yığın halinde muhafaza edilmemelidir. Bu şekilde kızışma meydana geldiğinden deriler bozulur.

Deriler ne kadar büyük, lekesiz ve kürkü sık ve uniform lifli olursa o derece kıymet kazanır. Bu bakımdan yetiştiricilikte kürkçülüğe en elverişli kürklere sahip olan hayvanlar seçilerek bunların üretilmesine çalışılır. Ambarlarda saklanacak derilerin güvelerden korunması, üzerinden önemle durulacak bir noktadır. Yaza doğru deriler aydınlık ve güneşli bir yere çıkarılarak hepsi ayrı ayrı muayene edilir.   Silkelenir veya sopa ile vurularak güve ve larvaları varsa dökülür. Böylece temizlenen derileri içine naftalin serpilmiş bir yere koymak lazımdır. En iyisi ellişerli partiler halinde asmaktır. Bu durumda deriler en az 6-7 ay saklanabilir. Ambarlarda güve diğer zararlılarla mücadelede DDT, Gammexane ve benzeri maddeler de kullanılabilir. Depolama esnasında deponun serin, kuru, havadar, güve ve farelerin bulunmadığı bir yer olmasına dikkat etmelidir. Ham derilerin pazarlamasında kara etki eden en önemli faktör satılacak derilerin miktarıdır. Tavşan kürkleri aynı ırk hatta sürüde dahi renk, liflerin sıklığı ve tutumu bakımından çok değişiklik gösterir. Kürk yapımı için bir birini tutan derilerin demet yapılması gerekir. Eğer iyi ve kötü kalite deriler karışık olarak pazara sevk edilirse, bütün deriler düşük kaliteler üzerinden işlem görür. Derilerin bir birine uydurulması ise oldukça ustalık isteyen bir iştir. Şurası muhakkak ki bir birine uygun deriler daha yüksek fiyatlara satılır.

Endüstriyel yetiştiricilikte kürklerin satışı direkt olarak kürkçüye yapılır. kürkler satışa arz edilirken aynı ırk tavşan derileri ayrı ayrı kalitelerine göre sınıflandırılmalıdır. Diğer taraftan az miktarda derinin karlı olarak satılması her zaman mümkün olmaz. Deriler satılırken alıcı kadar satıcının da deriden anlaması menfaati icabıdır. Bu bakımdan elinde yeterli sayıda kürk bulunan bir yetiştirici ürününü doğrudan doğruya kürkçülere satmalıdır. Çeşitli giyim eşyaları için lüzumlu olan deri adedi modaya göre azalıp çoğalmakla beraber mesela bir manto için 30-40 deri kullanılıyorsa yetiştiricinin bu miktarları göz önünde tutarak sınıflandırmasını yapması gerekir. Bir yetiştirici yeter miktarda bir birini tutan ham deriyi bir parti halinde toplayabildiği takdirde, elde edeceği kar daha fazla olur. Diğer bir deyimle, kürkün kendine özgü kalitesi hayvandan hayvana değiştiği için, yetiştirici elde ettiği ürünü sınıflandırarak piyasaya arz etmelidir. Bir bölgede çok miktarda deri üretiliyorsa yetiştiricilerin bir kooperatif kurmaları çok faydalıdır. Kooperatifleşme ile satış hem daha kolay ve karlı olur ve hem de daha çok ilgi çeker. Bir yetiştiricinin elde ettiği kürklerden iyi kar sağlayabilmesinin tek yolu aracıları ortadan kaldırmaktır. Bu konuda kooperatifleşme en uygun yoldur.

Rengi ve boyu yahut kalitesi ne olursa olsun her tavşan derisinin ticari bir değeri olmakla beraber Amerika’ da piyasaya arz edilen derilerin %85’ i 8-10 haftalık hayvanlardan elde edilen derilerdir. Bu derilere ticarette Fryer Skin adı verilmektedir. 5-6 Fryer Skin ortalama 500 gr. ağırlıktadır. Bunlar arsında giyim eşyası yapımında kullanılabilecek derilerin oranı düşüktür. Diğer taraftan kürkçülükte yararlanılmayan deriler, şapka yapımında, eldiven ve ayakkabı astarı, güderi imalinde ve işleme kalıntıları ise tutkal yapımında kullanılır.genellikle dünya piyasasında tavşan derileri 1.2.3 ve şapkalık olarak sınıflandırılırlar. 1. ve 2. kaliteler de büyük, orta ve küçük olmak üzere gruplandırılır. Bütün bu açıklamalara rağmen bir yetiştirmede elde edilen derilerin hiç olmazsa %25-30 unun üstün kalite olması arzu edilir.

Kürkçülükte genel olarak beyaz deriler renkli derilere nazaran daha fazla para getirir. Çünkü bunları istenilen renge getirmek mümkündür. Buna rağmen bu konuda modanın çok önemli bir faktör olduğunu belirtmek doğru olur.yetiştiricilikte üzerinde durulması gereken bir faktör de derinin büyüklüğüdür. Tavşan derilerinin işlenmesi adet üzerinden yapıldığından, kürkçülükte büyük deriler diğer özellikleri aynı kalmak şartıyla daha değerlidir. Deriler ağırlık esasına göre alınıp satılsa bile büyük derilere daha fazla fiyat verilmektedir. Yetiştiricilik yönünden ise bu nokta tavşan ırkı ile ilgili olduğu kadar, daha büyük deri elde edebilmek için yapılacak masrafların az veya çok oluşu ile de ilgili olan bir husustur. Ham tavşan derilerinin ambalajlanması ve nakliyesi de dikkatle yapılması gereken işlerdir. Nakliye esnasında derilerin zarar görmemesi için gerekli tedbirler alınmalıdır. İyice kurumamış olan deriler partiye dahil edilmemelidir. Ambalajlama esnasında her 2-3 kat deri arasına bir kat naftalin veya paradiklor benzen serpilmelidir.

 

KARAGÜL

 

 

Dünyanın bir çok memleketlerinde üzerinde önemle durulan Karagül koyunu yetiştiriciliği ve kuzularından elde edilen kürklerin işlenmesi konusu ekonomik yönden çok mühim bir değer taşımaktadır. Yağlı kuyruklu, kaba-karışık yapağlı koyunlar grubundan olan ve kuzularından “astragan” adını verdiğimiz çok kıymetli bir   kürk elde edilen karagül koyunlarının ana vatanı Batı Türkistan’ da Buhara civarıdır. Bir kürk koyunu olarak bilinen ve yetiştirilen Karagül koyunun aynı zamanda sütünden, yününden ve etinden de istifade edilmektedir. Ekonomik yönden çok değerli bir ırk olan Karagülün yüzlerce yıldan beri yetiştirildiği memleketlerden başka Amerika Birleşik Devletleri gibi ziraat tekniği bakımından çok ileri memleketlerde dahi yetiştirilmesi için çalışılmaktadır.yetiştiriciliğin en ileri olduğu memleketler Rusya, Afganistan ve Güney Batı Afrikadır. Bugün Batı Afrika, Güney Afrika Birliği ile birlikte Karagül kuzu postu üreten memleketler arasında en önemli yeri işgal etmiş durumdadır. Bu memleket her yıl dışarıya Karagül kuzu derisi satışından çok önemli miktarda gelir sağlamaktadır. Arjantin de son yıllarda   Karagül yetiştiriciliği konusunda başarı göstermiştir. Bunların dışında İran, Macaristan, Almanya, Avusturya,Romanya,Polonya , Fransa, İsrail, Avustralya ve Türkiye’de de yetiştiriciliği yapılmış veya yapılmaktadır.

Güney Batı Afrika’ya Karagülün gelişi 1907 yılına rastlar. İlk defa 7 koyun ve 2 koç getirilmiştir. Bunu takiben 1909, 1913 ve 1914 yıllarındaki ithalatla birlikte toplam olarak getirilen 200 koç ve 700 koyun Güney Batı Afrika’daki bugünkü karagül endüstrisinin esasına teşkil etmiştir. O zamandan beri ve bilhassa son 35-40 yılda hayvan yetiştiriciliği alanında kaydedilen ilerlemeler, koruyucu ilaçların kullanılışı, nakliye ve pazarlamadaki gelişmelerle Güney Batı Afrika’da Karagül yetiştiriciliği Londra kürk piyasasındaki toplam Karagül kuzu derilerinin yarısını sağlayan bir endüstri kolu haline gelmiştir.

Güney Afrika’da en iyi kalite postlar kurak güney bölgelerinde Namib çölüne yakın sahalarda elde edilmektedir. Daha fazla yağış alan mıntıkalarda ise, kürk kalitesinin bozulmasına yol açan aşırı beslenmenin önüne geçmek için koyunların beslenme seviyesi sığır ve koyun populasyonu arasında dikkatli bir denge sağlamak yolu ile kontrol altına alınmıştır. Karagül Güney Batı Afrika küçük baş hayvan mevcudunun %74 ünü teşkil eder. Bu memlekette Karagül koyunlarının yılda 2 defa doğum yapmaları sağlanmış bulunmaktadır.

Avrupa’da Karagül yetiştiriciliğinde başarı sağlama yolunda olan bir memleket Romanya’dır. Romanya’ya ilk Karagül 1910 yılında Buhara’dan gelmiştir. Bugün için elinde 10.000   kadar safkan Karagül mevcuttur. Buna ilave olarak kürkünden istifade edilebilen 600.000 kadar çeşitli koyunlar vardır. Bunların %45’i Karagül melezi %55’i gri “zurkan” melezidir. Romanya’da her yıl 300.000 kadar kürk elde edilmektedir. Bu derilerin %80’i siyah, geri kalanı gridir. Romanya’da elde edilen kürklerin henüz kalite bakımından milletler arası kürk piyasasına etki edecek kadar değerli olduğu söylenemezse de Romanya Hükümetinin Karagül ve diğer kürk veren koyunlardan imkanların elverdiği nisbette faydalanmaya kararlı olduğu anlaşılmaktadır. Bu memlekette Karagülcülüğün geliştirilmesini kısıtlayan en önemli faktörler mer’a sahasının mahdut oluşu ve memlekette et ve süte karşı gittikçe daha fazla duyulan ihtiyaçtır. Bununla beraber Romanya’nın oldukça kısa bir süre içinde iyi kalite kürk elde eden ciddi bir üretici durumuna geldiği söylenebilir. Uzmanlar önümüzdeki 10-20 yıl içinde 500.000 lik bir hedefe ulaşmasını mümkün görmektedir.

Kızıl Çinin de Karagül üretimi yönünden bugün için büyük bir potansiyele sahip olduğu kabul edilmektedir. Bu memleketin durumu hakkında bilinenler yeterli olmamakla beraber, Çin’in Rusya’dan Karagül materyali aldığı bilinmektedir. Kızıl Çin’in kuzu kürkü üretimi yönünden eski bir tecrübesi vardır. Çin’den dünya pazarlarına her yıl muhtelif renklerde ve önemli miktarlarda kuzu kürkü sevk edilmektedir. Her ne kadar bu derilere karagül derisi denilse de, bu durum Çinlilerinde kürk koyunu yetiştiriciliği konusunda bilgi sahibi bulunduklarını ve kürklü deri üretimine doğru yönelmiş olduklarını gösterecek düzeydedir. Bu bakımdan Çin’in karagül ve benzeri koyun yetiştiriciliği ve kürklü deri üretimi yönünden   potansiyeli ihmal edilmeyecek bir derecededir. Dahilde et ve yüne karşı olan ihtiyaç kürke olan ihtiyaçtan daha fazla olsa bile, dış ticaret politikası yönünden karagülcülüğün geliştirilebileceği tahmin edilmektedir.

Hindistan’da son yıllarda kuzu derisi ihracatçısı durumuna gelmiştir. Hindistan’dan, ihraç edilen deriler, dünya pazarlarından “Hint kuzusu”, “Hint astraganı” veya benzeri isimler altında satılmaktadır. Hindistan’da hakiki karagül kuzusu yoktur. Yeni Delhi, Jaipur ve Jadpur gibi şehirlerde doğumdan hemen sonra ölen hayvanların derilerini toplayan ve satan merkezler vardır. Bir çoğu siyah ve kahverengi olan bu deriler çoğunlukla buklelidir. Beyaz deriler ise ekseriye düşük kalite karagül derilerine benzeyen deri olarak sınıflandırılabilecek şekilde boyanmaktadır. Bu deriler dış pazarlarda bugün eski yıllara nazaran daha fazla görünmeye başlanmıştır. İleride bunlara karagül kanı ve verilmek suretiyle daha üstün kaliteli derilerin elde edilmesini mümkün olabileceği kabul edilmektedir. Bugün için Hindistan’da her yıl ortalama 250.000 adet kürklük deri ihraç edilmektedir. Bu rakamları resmi belgelerle doğrulamak mümkün olmakla beraber Hindistan’ın yakın bir gelecekte dünya piyasalarına belirli sayıda karagül derisi ihraç eder duruma gelmesi bir ihtimal olarak görülmektedir.

Bir karagül endüstrisi kurmaya çok istekli olan diğer bir memlekette Pakistan’dır. Pakistan sınırları içinde buluna eski Hindistan’ın kuzey batı kısımlarında kürk şapka-kalpak giymek eski bir adettir. Pakistan Cumhuriyeti’nin kurulmasından beri Pakistan’ın babası sayılan Jinnah’ı taklit etmek için halk kürk ve kumaş kalpak giymektedir. Bu şapkaların yapımı için yılda ortalama 300.000 kadar karagül- adı kuzu-buzağı derisi sarf edilmektedir. En kıymetli ve pahalı kalpaklar ise astraganlardan yapılanlardır. Pakistan’a Jinnah şapkaları ticareti için resmi veya kaçak yolla gelen derilerin en önemli kaynağı Afganistan ve İran’dır. Pakistan’da bu nevi deriler için yılda 2-3 milyon dolar sarf edilmektedir. Bu nedenle Pakistan Hükümetince 1963 yılında bu pazarın ihtiyacını karşılamak amacıyla, karagül yetiştirilmesine karar verilmiştir.

İlk parti olarak İran’dan kuzey Pakistan’a 1965 yılında bir miktar karagül gelmiş ve o tarihten itibaren bir çok saf ve melez karagül elde edilmiştir. Elde edilen kuzuların pek azı kürk için kesilmiş diğerleri damızlığa ayrılmıştır. Halen Pakistan gıda ve tarım bakanlığında çok sayıda mütehassıs karagül miktarını arttırmak için çalışmaktadır.

Pakistan’ın tabii şartlar yönünden Afganistan’a benzer şartlara sahip olması sebebi ile 10-15 yıl sonra milletler arsı astragan ticaretinin küçük bir üretici olması beklenmektedir.

Moğolistan halk cumhuriyeti de karagül yetiştiriciliği için bazı imkanlara sahiptir. Burada Özbekistan karagül kanını yayan bir çok devlet çiftliği vardır. Geniş meraların bulunduğu Moğolistan’da Sovyet metodları ile Sovyet teknisyenleri nezaretinde çalışmakta ve Özbekistan’da karagül besleme, bakım, seleksiyon konularında öğrenciler özel olarak eğitim görmektedir. Bu sebepten Moğol hükümeti kürk endüstrisinin geleceği konusunda çok iyimserdir. Şimdiki durumda ileri bir düzeyde bulunmamasına rağmen Moğolistan resmi kaynakları 15-20 yıl içinde memleketlerinin astragan üretimi yapan lider durumundaki 10 memleketten biri haline geleceğini ileri sürmektedir.

Yukarıda açıklananlardan başka Angola, Arjantin ve Brezilya’da da ağır bir şekilde gelişmekte olan karagülcülük çalışmaları mevcuttur. Bunlar arasında en iyi durumda olan Arjantin’dir. Ancak tetkik ettiğimiz kaynaklar bu konuda tatminkar bir bilgi elde etmeye imkan vermemiştir.

Memleketimizde ise karagül koyunlarının yetiştirilmesine ilk defa 1929 yılında Ruslar tarafından hediye edilen 10 saf kan karagül koçu ile Atatürk Orman Çiftliğinde başlanmıştır. Bu koçlar Karaman ve Kıvırcıklarla melezlenmiştir. Bunu takiben 1930 yılında yine Rusya’dan 6 safkan koç ve 20 safkan karagül koyunu gelmiş ve bu yıllarda yetiştiriciliğe büyük önem verilmiştir. Orman çiftliğindeki çalışmalar 1951 yılına kadar devam etmiş ve 1951-53 yılları arasında yetiştiricilik tasfiye edilerek buradaki metaryal çiftteler harasını nakledilmiştir.

Atatürk orman çiftliğindeki çalışmalardan ayrı olarak, Yalova’da baltacı çiftliği, aksun (boztepe) inek hanesi ve göle inek hanesinde de bu işe teşebbüs edilmiş ve yerli koyunlarımızla melezleme suretiyle karagülün yayılmasına çalışılmışsa da sonradan buralardaki yetiştirmelerden de vazgeçilmiştir.

Bu arada karagülcülüğün arzu edilen gelişmeyi göstermediği dikkate alınarak yetiştiricilik Çukurova Harasına da intikal ettirilmiş fakat, 1945 yılında buradan da vazgeçilip bütün karagül materyali Eskişehir- Çifteler harasında toplanmıştır. Son olarak 1958 yılında Afganistan kralı tarafından hediye edilen 2 safkan koç ve 6 safkan gebe koyununa Lalahan Zootekni araştırma enstitüsünde karagül yetiştiriciliği başlamıştır.

Bugünkü durumda memleketimizde karagül koyunu yetiştiriciliği sadece Çiftler Harasıyla Lalahan Zootekni Araştırma Enstitüsünde yapılmaktadır.

Memleketimizde karagül yetiştiriciliğinde halka intikal ettirilmesi için zaman zaman bazı teşebbüslerde bulunulmuş ancak bu teşebbüslerden bugünekadar bir sonuç alınamamıştır. Memleketimizde karagülcülüğün bugün hala bir gelişme gösteremeyişinin çok yönlü ve üzerinde önemle durulması gereken sebepleri vardır.

Bizce bunun başlıca nedenini araştırma müesseselerimizin bu konu ile yeteri kadar ilgilenmemiş olmasından aramak gerekir. Bu konuda, üretilen postların gereği şekilde işlenerek kürkçülerin aradığı vasıta kürk elde edilmeyişi hususunda ileri sürmek doğru olur. Bilindiği gibi memleketimizde elde edilen postlar uzun yıllar işlenmek üzere   Almanya’ya gönderilmiştir. İlk bakışta postların işlenmeden satılacağı düşünülürse de bu ancak kalite kantite bakımından ihraca yarayışlı post elde edilebileceği zaman düşünülür. Bugünkü tempo ile çalışıldığı takdirde ihracat Türkiye için çok uzak bir ihtimal olarak görülebilir. Hakikaten yurt içi tüketim için duyulan ihtiyaç daha uzun yıllar elde edilecek kürklerin yurt içinde tüketilmesine imkan verecek seviyededir.

Yapılacak teknolojik ve ıslah çalışmaları ile Türkiye’de maksada daha uygun kürk üretiminin mümkün olabileceği kanaatini burada belirtmek isteriz. Ancak teknolojik araştırmalar yanında, esaslı ekonomik etütlerin de yapılması bu yetiştirme ve endüstri kolunun geliştirilmesi ve teşviki bakımından faydalı olur. Bu konuda başlangıçta siyah renkli koyunların yetiştirilmekte olduğu bölgeler üzerinde durulmalıdır. Böyle hareket edildiği takdirde yetiştirici Karagül koyunu yetiştiriciliğini daha kolaylıkla kabul edecektir. Çünkü bu durumda karagül yapağısının değerlendirilmesi yönünden bir problem ortaya çıkmayacaktır.

Eskişehir ve çevresinde yaptığımız etütlerde özel yetiştiricilerin bu konuya itibar etmemesine bir sebep olarak, acıma hissi ile yeni doğmuş kuzuların kesilmesini kabul etmedikleri ileri sürülmüştür. Kanaatimizce bu geçerli bir sebep değildir. Para yönü halledildiği taktirde bu husus kolaylıkla halledilebilir. Çünkü yetiştirici kuzu kürkünün iyi para ettiğine kanaat getirdiği taktirde daha realist davranacak ve zamanla bu problem ortadan kalkacaktır. Diğer bir hususta kuzuları kesilen koyunların süt vermedikleri meselesidir. Bu önemli bir engel olarak ileri sürülmektedir. Zootekni yönünden ne dereceye kadar doğru olduğunun tetkiki gerekir. Öte yandan karagül yetiştiriciliğine başlanan bölgelerde önce sadece kuzulama mevsimlerinde olmak üzere geçici kesim merkezleri kurup, bu merkezlere bağlı elemanlar tarafından yetiştiriciden canlı olarak toplanan kuzuların merkezi kesim yerlerinde kesilerek derilerin konserve edilmesi sağlandığı taktirde, yetiştirici kesim, kurutma vs. için gerekli tesisleri kurma külfetinden kurtulacağı gibi, kuzulardan elde edilen yan ürünlerden de daha rantabl bir şekilde faydalanılması mümkün olacaktır.

Karagül koyunlarının en önemli verimi yeni doğan kuzulardan elde edilen postlardır. Bu postlar parlak ve bukleli olup, kürk piyasasında daima aranan ve yıllardır kıymetinde gerileme olmayan bir ham maddedir. Doğumdan itibaren 3-4 gün içinde bu postların arzu edilen özelliklerinde bolumlalar meydana gelmeye başlar. Bu bakımdan doğan kuzuların özelliklerine bakılarak ya doğar doğmaz veya azami4-5 gün içinde kesilmeleri gerekir. Karagülcülükte erken veya ölü doğan kuzularla gebeliğin sonuna doğru (130-135. günlerde) ölen koyunlardan alınan kuzuların derilerinden de istifade edilir ve bu şekildeki deriler bazı özellikleri bakımından tercih edilir. Ticaretti bu nevi derilere Broadtail (İng.) veya Breitscwarz. (Alm.) adı verilir. Hafif oluşları, ipeğimsi parlak görünüşleri ile bu derilere olan talep her zaman fazladır. Burada akla gelebilecek bir soruyu cevaplandırmak yerinde olur. Halk arasında “karagül kuzuları doğuma yakın analarının karnı yarılmak suretiyle elde edilir”, şeklinde yaygın bir inanış vardır. Bu inanışın erken veya ölü doğan kuzuların derilerinin kıymetli sayılmasından ileri geldiği muhakkaktır. Erken doğmuş kuzulardan elde edilen kürkler yukarıda da belirttiğimiz gibi kürkçülükte bazı özellikleri bakımından aranmakla beraber normal verim çağındaki koyunlardan kuzuların doğumdan önce alınması doğru ve ekonomik bir yol değildir. Ancak bu konuda bazı araştırma ve çalışmaların yapılmakta olduğu da bilinmektedir. Bunlar arasında özellikle reforme karagül koyunlarında suni olarak erken doğum (düşük) sğlayan bazı metodlar denenmekte ve bir derece ye kadar başarı sağlanabilmektedir. Bu bakımdan kuzunun, üzerindeki kürkün durumuna göre icabında doğar doğmaz kesilmesi gerekir.

Karagüller üzerinde çalışmakta olan araştırma müesseselerinin ortaya koyduklarına göre karagül yetiştiriciliğini salsı b temele oturtmak için çözülmesi gereken en önemli problemlerden birisi derilerin tipleri arasındaki varyasyonu azaltmak ve daha kıymetli deri verenlerin nisbetini yükseltmektir. Bu iş ancak çok titiz bir seleksiyon ve kayıt tutma yoluyla mümkün olabilir. Diğer bir husus da küçük çapta deri stoklarının satılabileceği Pazar bulmak ve yüzme ve satış devresi arasındaki işlemlerin yetiştiricilere iyi bir şekilde öğretilmesi meselesidir.

Karagülcülükte doğan kuzuların, postlarının en kıymetli olduğu anda kesilmesi önemli olduğu gibi, elde edilen derilerin usulüne uygun olarak hatasız bir şekilde yüzülüp kurutulmaları, işleninceye kadar gerektiği şekilde muhafazaları, sepileme ve boyanmaları son derece dikkat ve tecrübe isteyen işlerdir.

Astragan ve diğer kürklü deriler depolama ve nakliye işlemleri sırasında deri güveleri ve bakterileri tahribatına müsait bir durumdadır. Bunlar kürkün görünüşünü bozduğu gibi, kullanma süresini de önemli derecede kısalttığından koruyucu tedbirlerin alınması önemli bir konudur. Bu maksatla, naftalin, gammexane gibi maddelerle bir dereceye kadar koruyucu tedbirler alınabilir. Bu iş için kullanılacak naftalin ve benzeri maddelerin kürklü kısma doğrudan doğruya tatbiki mahsurludur. Bunun için böyle maddeler derilerin bulunduğu yere özel muhafazalar içinde konulmalıdır.

Kurutulmuş ve piyasaya arzedilmeye hazır deriler muhtelif şekillerde ambalajlanarak büyük kürk piyasalarının bulunduğu şehirlere gönderilir. Deriler piyasaya arzedilmeden önce mümkün olduğu kadar kalitelerine   göre sınıflandırılmalıdır. Bu usul satışı kolaylaştırır. Çünkü bir partide birkaç tane düşük kaliteli kürk bulunması alıcı gözünde partinin değerini düşürür.

 

   HAM KÜRKÜN ELDE EDİLMESİ

 

KÜRKÜ ALINACAK HAYVANLARIN ÖLDÜRÜLMESİ

 

Kürk hayvanlarının, kürklerini elde etmek maksadıyla öldürülmelerinde çeşitli metotlar uygulanabilir. Bu maksatla seçilecek metodun, hayvana en az acı veren, öldürme esnasında kürke zarar vermeyen ve yüzme işini zorlaştırmayan bir metot olmasına dikkat etmek gerekir. Kürk hayvanlarının öldürülmesi için uygulanabilecek metotlar:

1.       Kesme

2.       Asfeksi

3.       Elektrik şoku

4.       Hayvanın başına kuvvetli bir cisimle vurma

5.       Bel kemiğini veya boynu kırma, şeklinde gruplandırabiliriz

 

Özellikle eti yenen hayvanlar için memleketimizde bu metotlardan sadece normal olarak kesme metodu uygulanabilir. Ancak kesmek suretiyle öldürmede hayvan çabuk ölmez. Hayvanın çırpınması sonucu kürkün zarar görmesi ihtimali yüksektir. Diğer taraftan kürkün kana bulaşarak kirlenmesi de söz konusudur. Bir defada çok sayıda hayvanın kesilmesi gerektiğinde, hayvanların teker teker kesilmesi çok vakit kaybına sebep olur. Bu nedenle hayvanların öldürülmesi için daha kolay ve basit usullere baş vurmak gerekir.öldürmede karbon disülfit veya kloroform gibi bir anestezik kullanarak hayvanın kürküne hiç zarar vermeden öldürmek mümkündür. Asfeksi ile öldürme sızdırmazlığı sağlanmış özel oda veya sandıklar içinde uygulanır. İçinde, öldürülecek hayvanın konulduğu sandıkların üzerindeki bir delikten içeriye, üzerine karbon disülfit veya kloroform dökülmüş bir pamuk sevk edilir. Kullanılacak ilacın miktarı öldürülecek hayvanların büyüklüğü ve sayısına bağlıdır. Bazı durumlarda öldürme veya sandığına bir hortum vasıtasıyla egzoz gazı sevk etmek suretiyle de asfeksi yapmak mümkündür. Hayvanları öldürmek için siyanür tabletleri de tavsiye edilmekte ise de siyanürün çok kuvvetli bir zehir olması insanlar için de tehlike yaratabilir. Üstelik bu şekilde öldürülmüş hayvanların eti gerek insanlar gerekse hayvanlar tarafından yenilemez.

Elektrik şoku ile öldürmede ise ölüm son derece ani olur. Bu maksatla kullanılan cihaz aslında basit bir cihaz olup yapılması ve kullanılması kolaydır. Ancak hayvanı elektrik akımına maruz bırakarak öldürmenin bazı mahsurları vardır. Bu şekilde öldürülmüş hayvanların lifleri mikroskopta incelenecek olursa hafifçe buklelendiği görülür. Bu durum çıplak gözle fark edilemez. Diğer taraftan elektrik şokuyla öldürülen hayvanlar süratle katılaşır. Bu da daha güç yüzülmelerine sebep olur.

Hayvanın başına veya ense köküne sopa veya başka sert bir cisimle kuvvetle vurulduğunda ani bir ölüm meydana gelir. Ancak bu suretle öldürülen hayvanların içinde kan toplanır. Bu kan akıtılmazsa pıhtılaşır ve eti yenen bir hayvansa etin kalitesini düşürür. Bel kemiğini kırarak öldürmek için genellikle hayvan sol el ile arka ayaklarından, sağ el ile de başından yakalanarak baş kuvvetle geriye doğru itilir.

 Başın aşağıdan yukarıya doğru itilmesi ile bel kemiğinin kırılması yüzünden ani bir ölüm meydana gelir. İri ve yırtıcı hayvanların bu şekilde öldürülmeleri mümkün değildir. Bu yüzden, bu gibi hayvanların öldürülmesinde diğer metotlardan birinin uygulanması gerekir. Bu metotların dışında hayvanların öldürülmesi için küçük tüfeklerden de yararlanılabilir. Ancak bu durumda kürke zarar vermemek için hayvanı gözünden veya kulağından vurmak gerekir.

 

KÜRKLÜ DERİLERİN YÜZÜLMESİ

 

Özellikle kürk hayvanı yetiştiriciliğinde derilerin gereğince yüzülüp konserve edilmesi, ambalajlanması ve piyasa için hazırlanması diğer yetiştirme işleri kadar önemlidir. Kürklü deriler işlenme yerine açık veya tulum halinde çıkarılmış olarak ve ekseriya kurutulmuş hale gelir. Usulüne uygun olarak öldürülmüş hayvandan kürklü derinin alınmasında genellikle iki metot vardır. Bunlar;

1.       Tulum çıkarma

2.       Açık elde etmedir.

 

Vizon, tavşan, sansar, tilki vb. gibi kürkler tulum halinde çıkarılır. Kuzu, koyun, kunduz gibi daha büyük hayvanların derileri açık olarak yüzülüp pazarlanabilir. Kürk hayvanlarında bazı istisnalar bir yana bırakılacak olursa en uygun yüzme şekli deriyi tulum halinde çıkarmaktır. Tulum halinde yüzme ve bu şekilde konserve etmenin çeşitli faydaları vardır. Bunlar;

 

1.       Kolaylığı

2.       Nisbeten az bıçak kullanıldığından bıçak yaralarının olmaması

3.       Deride et ve yağ artığı kalmaması

4.       Derinin kürklü tarafı içte kaldığı için depolamada ve nakliyede zarar görmemesi

5.       Etli kısım dışta kaldığı için derinin daha çabuk ve uniform bir şekilde kuruması

6.       Kürk içte kaldığı için liflerde fazla ışık dolayısıyla bir renk değişmesi tehlikesinin olmaması

7.       Daha büyük bir post elde edilmesi, gibi faydalardır.

 

Yüzme işinde esas amaç, deriye zarar vermeden bütün olarak çıkarmaktır. Derinin hayvandan yüzülmesi esnasında mecburiyet olmadıkça bıçak kullanılmamalıdır. Mümkün olduğu kadar büyük bir post elde etmek için post, bacaklar, kuyruk ve baş derisi dahil, tam olarak çıkarılmalıdır. Burun, kulaklar ve gözlerin etrafının yüzülmesinde çok dikkatli olmak icap eder. Çünkü bu kısımlar kolaylıkla zarar görebilir. Kürkçülükte, postların en küçük parçalarından dahi istifade etmek mümkün olduğundan bu hususa dikkat edilmelidir. Yüzülen derilerin yerlere, kan ve pislik içine atılması doğru olmaz.

 

KONSERVASYON

 

Kürkçülükte en iyi netice her ne kadar kürkler işleme yerine tamamı ile ve yüzüldükten hemen sonra 3-4 saat içinde geldiği taktirde alınmakta ise de tatbikatta buna imkan yoktur. Bunun için yüzülen derilerin işlenmeden önce çoğu zaman uzun bir müddet saklanabilecek şekilde konserve edilmesi gerekmektedir.

Kürklü derilerin işleninceye kadar saklanmaları için çeşitli metotlar varsa da derilerin tuzlu kuru veya hava kurusu şeklinde konserve edilmeleri en yaygın usullerdir. Aslında bütün konserve metotlarının gayesi depolama ve nakliyat esnasında derilerin bozulmasını önlemektir. Çünkü deri karkastan ayrılıp ayrılmaz üzerinde bir çok bakteriler faaliyete geçerler. Bunlar gelişmeleri için uygun ortam bulduğu taktirde süratle çoğalarak deriye zarar verirler.

Konservelemede tatbik edilecek metot hangisi olursa olsun derilerin üzerinde kalan fazla et veya yağ parçacıkları temizlenir ve deri gerektiğinde hafif sabunlu ılık su ile tercihen akarsuda yıkanarak kan ve pislikler giderilir. Bakterilerin süratle üremeleri için iyi bir ortam teşkil ettikleri için yüzülen derideki bu gibi maddelerin temizlenmesi şarttır. Aslında derinin proteini, rutubet ve 38˚C civarındaki bir sıcaklık bakterilerin üremesi için en uygun bir ortam sayılır. Kurutmanın gayesi rutubeti gidermektir. Kurutulmuş deri en çok %12 su ihtiva etmelidir. Bu, küflerin gelişmesi için en düşük sınırdır.

Halbuki bakteriler %30’ dan  az sulu ortamda gelişmezler. Deriler tuzlu kuru olarak konserve edilecekse etli kısımları dışarı gelecek şekilde temiz bir yere veya masa üzerine serilirler ve bu kısma ovuşturularak tuz sürülür. Tuzlama esnasında tuzun her tarafına iyicene dağılmasına dikkat etmek lazımdır. Kalın ve yağlı kısımlar daha dikkatli tuzlanmalı ve tuzlanan deriler gölge ve hafif rüzgarlı, serin bir yerde kurutulmalıdır. Tuzlama usulüne uygun olarak yapıldığı taktirde iyi bir metot olmakla beraber dikkatli yapılmadığı taktirde deriye bazı zararlı tesirleri de olabilir. Kullanılan tuz daha önce kullanılmamış ve kuru tuz olmalıdır. Tuz hafif antiseptik etkilidir. Fakat su absorbe edecek olursa bakteri gelişmesini teşvik eder. Bir çok memleketlerde küçük derilere tuz tatbik edilmez, daha ziyade koyun, kuzu vs. gibi büyük derilere tatbik edilir.

Derileri direkt güneş ışığında kurutmak ham kürk üzerinde fibriller arası ara maddesini koagüle ederek zararlı etki yapar. Güneş ışığında veya ısıtarak kurutma yanıklara sebep olabilir. Çünkü bu durumda derinin yüzeyi süratli kuruduğundan daha iç kısımlardaki rutubet dışarıya çıkamaz. Zarar görmüş kısımlar işlemenin ilk safhasına kadar kolaylıkla fark edilmez. Bunun sebebi satıhta rutubetli kollagenin süratle büzülme sıcaklığına erişmesi, sathın altındaki şartları ise kısa sürede ve kolaylıkla tespit etmeye yarayan elverişli bit metodun olmayışıdır.

Bakterilerin gelişmesi lif köklerine etki ederek rehidrasyon sonucu liflerin dökülmesine yol açar. Bu bozulmaya “hamlama” adı verilir ve ham kürkte kolaylıkla fark edilmez. Yukarıda sayılan nedenlerle hava kurusu derilerinde dikkatle hazırlanmaları gerekir. Mesela deriler lüzumundan fazla gerilmiş veya fazla kurutulmuş olduğu zaman çatlaklıklar meydana gelebilir. Diğer taraftan bu usulde deriler güve ve diğer zararlıları tahribatına daha kolaylıkla uğrayabilirler.

Yüzülen derilerin gerektiği şekilde kurutulmasını sağlamak için özel kurutma kalıpları veya gergi çerçevelerinden yaralanılır. Bu kalıplarda deri mümkün olduğu kadar gerilir. Kıvrım ve kaplama yerleri iyice açılır. Ancak derilerin çatlayacak şekilde fazla gerilmesi de hatalıdır. Derilerin bu kalıplara geçirildiği zaman gevşek bir şekilde kalması, bazı kısımların katlanmış ve buruşmuş   olarak bırakılması neticesi o kısımlar hamlak olur ve işleme esnasında lifleri dökülür. Böyle kürklerinden kürkçülükte istifade edilmediği için kıymetsizdir. Kurutma kalıpları tahta, tel, söğüt, çıta vs. den yapılabilir. Metal gericiler tam galvanize edilmemişlerse kullanılmamalıdır. Kürkler bu kalıplara genellikle lifli kısımları içe gelecek şekilde ve sırt bir tarafta ve karın kısmı bir tarafta gelecek şekilde geçirilir.

 

          KÜRKLÜ DERİLERİN İŞLENMESİ

 

            SEPİ VE SEPİ MADDELERİ HAKKINDA GENEL BİLGİ

 

            “ Sepileme “ insanların pek çok ihtiyaçlarını karşılamak için kolayca bozulma tabiatında olan hayvan derilerinin dayanıklı ve kullanılabilir mamül deri haline çevrilmesini kapsayan bir   deyimdir.

         Hayvandan yüzülen deri, süratle Dekompoze olur. Kurursa sertleşir. Sepilemenin gayesi deriyi tahrip olmaktan korumak, kuruduktan sonra sert ve gevrek bir duruma gelmesini önlemek, yumuşak ve elastik bir hale getirmektir. Bir çok araştırıcılara göre sepileme kimyasal bir işlemden ziyade mekanik bir işlemdir. Burada sepileyici maddelerin fonksiyonu; derinin gözenekleri arasına girip böylece bütün kütlenin sertleşmesini önlemektir.

         Kimyasal yapı bakımından farklılık gösteren fakat sepi maddesi olarak fonksiyon gören çok sayıdaki maddelerle her birinin farklı kullanma yeri olan farklı deriler yapılır. Şu halde çok basit olarak mamül deri, ham derinin sepileme yolu ile değiştirilmiş şekli olarak nitelenebilir.

         Sepi maddesi olarak kullanılan maddeler çeşitli şekillerde sınıflandırılırlar. En yaygın ve basit sınıflandırma şekline göre sepi maddeleri:

         a) Mineral sepi maddeleri

         b) Bitkisel sepi maddeleri

         c) Sentetik sepi maddeleri olarak üçe ayrılırlar.

         Mineral sepi maddelerinin başında krom, daha sonra alüminyum ve zirkonyum tuzları gelir.

         Bitkisel sepi maddeleri arasında ise meşe, kestane, myrobalan, palamut, sumak odun ekstraları ile meşe, quebracho, mimoza, mangrove, gambir kabuk ekstraları yer alır.

         Sentetik sepi maddeleri ise sentez yolu ile elde edilirler ve çeşitli ticari adlarla satılırlar.

         Deri esas olarak protein ( kollagen ) den meydana geldiğine göre sepi maddesi ister mineral, ister bitkisel, isterse sentetik olsun proteinin kenar zinciri üzerindeki iyonik gruplara bağlanarak protein zinciri içindeki çapraz bağları arttırır ve kuvvetlendirir. Ancak fazla miktarda çapraz bağ meydana gelmesi, fibrillerin hareketini sınırlar ve deri gevrek bir yapı kazanır. Şu halde sepi maddesi kollegen molekülünün muayyen yerlerine etki ederek mahdut sayıda bağlantı meydana getirilmelidir. Diğer yandan sepi molekülü iyonik gruplar arasına giremeyecek kadar büyük, bağlantı meydana getiremeyecek kadar küçük olmalıdır.

         Kürklü derilerin işlenmesi ilk planda postun kıl örtüsü yani kürkü düşünülerek sürdürülen bir işlemler dizisidir. Bütün bu işlemler süresince liflerin deride sağlam ve sık olarak kalmasına çalışılır. Bunun yanında işlemenin kürkün tabii rengini, parlaklığını, tutum ve kalitesini bozmamasına dikkat edilir. Bunlara ilaveten derinin elastik, yumuşak, hafif olması da teminine çalışılan diğer hususlardır.

         Kürklü derilerin işlenmesine 3 ana bölümde incelemek mümkündür.

 

         Bunlar;

         1. Sulu işlemler

         2. Mekanik işlemler

         3. Boyamadır.

 

         Sulu işlemler derinin sulu ortamda tabi tutulduğu işlemlerdir.

         Piyasadan ham olarak alınmış olan postlar işleme yerlerine geldiğinde önce birer birer elden geçirilerek titiz bir şekilde kontrol edilir, kusurlu deriler ayrılır ve ilk asort yapılır. Bundan sonraki ilk işleme safhası postların ıslatılarak ıslatılarak yumuşatılması ve fazla et ve yağlarından temizlenmesi işlemidir.

 

         ISLATMA

 

            Kurutulmuş haldeki deri tabii halde sahip olduğu suyun büyük bir kısmını kaybetmiştir. Derinin işlenebilmesi için kaybettiği suyu tekrar kazanması gerekir. İşte ıslatmanın gayesi kurumuş olan kollagene, hayvan canlı iken sahip olduğu su miktarını mümkün olduğu kadar sağlamaktadır.

         Ham haldeki kürklü derilerin pek çoğu kuru ve sert oldukları için, normal yumuşaklığını almadan hiçbir mekanik işlem tatbik edilemez. Bu sebeple ıslatma normal olarak açık tanklarda veya çoğu zaman pervanesiz teknelerde yapılır. Islatma suyuna katı veya eriyik halde tuz ilave edilir. Islatmanın ilk safhalarında 2 önemli faktör süre ve sıcaklıktır. Islatma suyunun sıcaklığı yükseldikçe ıslanma daha çabuk olur. Diğer taraftan sıcaklığın yükselmesi bakteri faaliyetlerini teşvik eder. Bir çok hallerde ıslatma suyu normal kullanma suyu sıcaklığındadır.

         Teknelere basılmış olan kürklü deriler burada derilerin inceliğine, kullanılan suyun ısısına, sertliğine ve mevsimine göre değişen bir süre kalırlar ve bünyelerine deri canlı iken sahip olduğu kadar suyu tekrar alarak yumuşarlar.

         Genel olarak ıslatma süresi yazın, kışa nazaran daha kısadır. Islatma işlemi için kimyasal ıslatma maddeleri, bakterisitler ve diğer yardımcı maddelerde tavsiye edilebilirse de deriler, mekanik çalkalamaya elverişli olacak kadar suyu bünyelerine alıncaya kadar bunların fazla bir değeri yoktur. Özellikle uzun lifli sansar ve tilki gibi bazı kürklü deriler tamamıyla suya daldırılmadan da ısıtılabilirler. Bu durumda fırça ile postun etli kısmına tuzlu su sürmek veya ıslak talaş tatbik etmek suretiyle yumuşamaları sağlanabilir. Yumuşatma aslında işleme ameliyelerin en önemlisi olup, devamlı kontrol altında yürütülmesi gereken bir safhadır. Gerektiği şekilde yapılmazsa ondan sonraki işlemlerin hiçbiri gereği kadar iyi olamaz. İyi bir ıslatma, iyi bir işlemenin esasını teşkil eder. Kürklü deriler ancak uniform olarak su absorbe ettikten sonra, etleme yapılmadan önce tekne veya dolaplarda emniyetle muamele edilebilir.

         Islatma işleminde yardımcı madde olarak dericilik endüstrisinde kullanılan enzimler tavsiye edilmektedir.

 

         YIKAMA

 

            Yumuşatma işleminden sonra iyi bir yıkama gereklidir. Aslında yıkamanın gayesi lifler üzerindeki kir, yağ   vs. nin giderilebilmesidir. Yıkamanın daha tesirli olabilmesi için suyun sıcaklığını biraz yükseltmek    ( azami 35°C ) mümkündür. Yıkamada, işlenen kürklerin cinsine göre sabun ve soda kullanılabileceği gibi bugün daha ziyade çeşitli markalar altında piyasada bulunan bağlayıcı ve emülge edici maddeler kullanmaktadır. Yıkama işlemi esnasında deriyi sıkıp, lif dökülmesini önlemek gayesiyle suya bir miktar tuz da ilave edilmektedir. Ayrıca ağartıcı maddeler kullanarak lifleri ağartmak ta mümkündür. Yıkama süresi, derinin cinsi, suyun ısısı, kullanılan yardımcı maddelerin konsantrasyon ve etki derecesine göre 1-2 saatle 12 saat arasında değişebilir. Yıkama ile derinin bünyesindeki yağın da büyük bir kısmı sabunlaşıp çıkar ve deri kısmen boşalarak daha sonraki işlemlere hazır bir hale getirilir. Yıkama sona erdiğinde deriler teknelerden çıkarılarak ya sıpalar üzerinde üst üste yığılıp suların süzülmesi beklenir veya özel santrifüjlere atılarak yüzey suyundan arıtılırlar.

 

         ETLEME

 

            Suları giderilmiş kürklü deriler daha sonra “ etleme “ veya “ leş sıyırma “ işlemi denilen işleme tabii tutulurlar. Etlemenin gayesi yüzme esnasında, derinin etli kısmında kalan fazla et ve yağ parçalarının uzaklaştırılması ve alt deri bağ doku tabakasını, içindeki kas ve yağ tabakası ile birlikte deriden ayıkmaktadır. Deri ancak etleme sayesinde daha sonraki kimyasal işlemlere hazır bir hale gelebilir. Bu işlem iyi yapılmamışsa daha sonraki işlemlerde kullanılan sepi maddeleri öz deri tabakasına iyi nüfuz edememekte ve dolayısıyla iyi bir kürk elde edilememektedir. Bu iş için özel bıçaklardan yararlanıldığı gibi daha ziyade büyük deriler için motorlu etleme makinelerinden de yararlanılabilir. Etleme işlemi elde yapıldığı taktirde zaman alıcı ve pahalı bir işlemdir. Örneğin usta bir bıçakçı günde 100 kadar tavşan derisinin leşini alabilmektedir.

         Etlemenin diğer bir gayesi de derinin her yöne çekilmesi neticesi deri dokusunun açılmasıdır. Bu da arzulanan bir husustur. Çünkü ancak bu sayede daha sonraki safhalardaki işlemler gerektiği şekilde olur. İyi bir etleme, bıçakçının ustalığı ile birlikte, ıslatmanın iyi yapılmış olmasına da bağlıdır.

 

 

 

         PİKLAJ

 

            Etleme işlemi biten deri, kimyasal işlemlere hazır duruma gelmiş demektir. Piklaj safhası, deriden daha sonraki işleme safhasına hazırlama gayesini güder. Bu işlem yine sulu ortamda yürütülür. Bu maksatla sülfürik, formik ve laktik asit, alüminyum ve tuz kullanılır. Burada kullanılacak asidin cinsi önemlidir. Genellikle 66 Be sülfürik asit tercih edilir. Derilerin ince zayıf olduğu durumlarda laktik asit, formik asit de kullanılabilir. Kürklü deriler, büyüklüklerine, inceliklerine, suyun ve havanın sıcaklığına göre değişen bir süre pikle banyosunda bırakılır.

         Pikle işlemi bakteri tahribatını önler ve kollagen strüktürünün hidrolik parçalanmasına yardımcı olur. En eski ve yaygın olarak kullanılan Piklaj metodunda sülfürik asit ve tuz kullanılır. Bu metod Leipzig’ de geliştirildiğinden “ Leipzig piksajı “ olarak meşhur olmuştur. Pikle işlemi, etlemesi yapılmış kürklü derilere teknelerde daldırma veya sürme suretiyle tatbik edilebilir.daldırma metodu derinin her tarafına daha iyi nüfuz sağlaması bakımından avantajlı ise de bütün kürkün ıslanması ve kürkü asit halde bırakması bakımından mahzurludur. Bazılarına göre ise asitle muamele kürkün parlaklığını arttırmaktadır.

         Pikle solüsyonunun fırça ile tatbiki, tilki gibi uzun lifli kürkler için uygundur. Bu durumda iyi bir nüfuz sağlanmasından emin olmak için hiç olmazsa solüsyonun 2 defa tatbik edilmesi gerekir. Örnek olarak daldırma metodunda 1 litreye 10ml.   ( 18g. ) sülfürik asit ve 100gr. Tuz hesaplanabilir. Sıcaklığın 18-30°C arasında olması gerekir. Bu banyoda deriler 12-24 saat arasında değişen bir süre bırakılır. Asit absorbsiyonu sıcaklıktan ziyade zamana bağlı bir fonksiyondur. Sürme şeklindeki tatbikte solüsyon litreye 25-100ml. Sülfürik asit ve 100-150g. Tuz şeklindedir. Piksaj için, formik, asetik, laktik ve glikolik asit de kullanılabilir. Ancak bunlar daha yüksek konsantrasyonlarda kullanılır ve genellikle   sülfürik aside nazaran daha pahalı olmalarına karşılık daha tehlikesizdirler. Glikollik asidin, daha mutedil oluşu, buharlaşmayışı, kürke sülfürik aside nazaran daha az zararlı oluşu nedeniyle diğer asitlere üstün olduğuna inanılmaktadır. Glikollik asidin kristal formu kuruma esasında, kollegen liflerinin birbirlerine yapışmalarını önler. Tavsiye edilen miktarlar litreye 20-30g. Glikollik sit ( % 36.7 ) ve 60-100g. tuzdur.

         Asit piksajının, özellikle sülfürik asitle yapılan piksajın tehlikesi kürk üzerinde kalan asit artıklarını nötralize etmek için herhangi bir tedbir alınmazsa zamanla deri maddesine ciddi zararlar vermesidir. Bu sakıncaları nedeniyle sülfürik asidin yerini geniş çapta daha garantili organik asitler almaktadır.

         Pratikte yaygın olarak tatbik edilen bir metoda göre asit fazlalığını nötralize etmek için yağlama safhasında yağa amonyak ilave edilmektedir.

         Asit piksajı yapılan kürklü deriler hafif ve yumuşak olur. Fakat ıslanıp tekrar kuruyacak olurlarsa sertleşerek teneke ve karton gibi sert bir tutum kazanırlar. Su, tuzu eriterek neticede şişmeye sebep olur. Bu durum deriyi bir tuz eriyiği içine sokmakla önlenebilir. Asit piksajı yapılmış deriler nötralize edilmişse daha yüksek bir büzülme temperatürüne sahip olurlar. Suya karşı daha stabildirler. Ancak bu da yeterli değildir. Çoğu zaman asit piksajı kollagen liflerinin açılması için bir ön işlem şeklinde uygulanır ve deri daha sonraki işlemlerle suya dayanıklı hale getirilebilir.

 

         İNCELTME

 

            Herhangi bir kürkte aranan özelliklerin başında hafiflik ve incelik gelmektedir. Pikleden çıkan deriler sıpalar üzerinde 12-24 saat kadar dinlendirilip suları süzüldükten sonra inceltme işlemine tabii tutulurlar. Bu işlem ya elde bıçaklarla veya özel makinelerle yapılır. Gayesi derinin dermis tabakasından bir kısmının çıkarılıp derinin daha ince, dolayısıyla daha hafif ve yumuşak bir hale getirilmesidir. Bu işlem sayesinde ayrıca derinin her tarafının kalınlığı eşit duruma getirilmiş olur.

 

         SEPİLEME-TABAKLAMA

 

            Sepileme, herhangi bir sepileyici maddenin deriyle irreversibl bağlar teşkil ederek onun uzun müddet sağlam ve bozulmadan kalmasını sağlamaya yarayan bir işlemdir. Birçok kürklü deriler bugün için yukarıda izah edilen asit piklajı ile işlenmekte ise de, asit piklajı deriye her zaman istenen özellikleri sağlayamadığından daha ileri bir ileme safhasına ihtiyaç duyulmaktadır.

 

         ALÜMİNYUN SEPİSİ

 

            Asit piklajı ile işlenmiş derilerin suya dayanıklı olmayışları, kürkçüleri bazen “ alüminyum Piklaj “ da denilen metodu uygulamaya zorlamaktadır. Alüminyumla işlenmiş deriler, asit piklajına tabi tutulmuş derilere nazaran hissedilir derecede daha mukavim olup, ıslandığı zaman şişmeye karşı aynı duyarlılığı göstermez. Alüminyum tuzları krom tuzlarının aksine kollagenle değişmeyen kombinasyonlar meydana getirmez. Bu sebepten alüminyumla işlemeye bir nevi Piklaj gözü ile de bakılabilir. Alüminyumla işlenmiş deriler genel olarak asitle işlenmişlere nazaran daha az esnek ve biraz daha ağır olmaktadır.

         Şap veya alüminyum sülfat solüsyonları işlemede tek başına tatmin edici bir sonuç vermezler. Deri kuruduğu zaman sertleşir. Ve yumuşatılamayacak bir hale gelir. Serbest sülfürik asidin şişirici etkisini gidermek için tuz ilave edilir. Doğrudan doğruya sülfürik asidin şişirici etkisini gidermek için tuz ilave edilir. Doğrudan doğruya sülfürik asit ilavesi halinde sadece şişme olmaz, aynı zamanda şişen lifler artık daha fazla şap absorbe edemezler. Tabii halde bulunan alüminyum tuzları yüzlerce yıldan beri kullanılmaktadır. Bunlar ya amonyum şapı ( NH 4 ) 2 SO4 Al2 ( SO4 )3 24H 2 O potasyum şapı, K 2 SO 4 Al 2 ( SO 4 ) 24H 2 O şeklindedir. İşleme reaksiyonuna sadece alüminyum sülfat iştirak eder ve birçok modern işletmeler bu maddeyi kullanırlar.

         Her ne kadar alüminyum tuzları başka maddelerle kompleks meydana getirebilme özelliğini gösterirlerse de bunlar, krom tuzlarında olduğu şekilde dahili kompleksler meydana getirmezler. Alüminyum sülfata alkali ilave edilirse reaksiyon bazik krom tuzları olduğu gibi sona ermez, devam ederek alüminyum oksit meydana gelir. Alüminyumla işlenmiş deriler bu sebepten alkalilere karşı duyarlıdır. Şap ve tuz eriyiklerine alkali ilavesi, kollegenin alüminyumu alışını arttırır ve işlenmiş derinin suya dayanıklılığını yükseltir. Alkalilere karşı olan bu duyarlığı önlemek için bakır-alüminyum tuzları tavsiye edilmektedir. Bunlar troid ve pitalattan hazırlanır ve bazisiteleri %25-60 arasında değişir.

         Alüminyum işlentisi kürk işleyicilerinin pek çoğu tarafından tercih edilen bir metoddur ve genellikle teknede daldırma suretiyle uygulanır. Nadiren sürme şeklinde de tatbik edilir. Bu metodda süre ve sıcaklık, asit pikleye nazaran daha önemlidir. İşleme süresi normal olarak 30-38°C de 12-24 saattir. Litreye 30g.dan fazla konulmasının Al 2 O 3 ün deri tarafından daha fazla alınması yönünde pratik bir faydası yoktur. Bu nedenle normal olarak litreye 30g. alüminyum sülfat ve aynı miktar tuz konsantrasyonu yeterlidir. Banyo pH’ı 3-4 arasında değişir.

 

         FORMALDEHİT SEPİSİ

 

            Asit ve alüminyumun aksine formaldehitle işleme suda bozulmayan bir işlenti sağlar. Formaldehitin kürklü derilerin işlenmesinde kullanılmaya başlanması 1920 lere rastlar. Formaldehit tek başına sepileyici bir madde olarak kullanılmaz. Bunun 2 sebebi vardır. Birincisi uzaması olmayan hafif bir deri meydana getirir. İkincisi ise lifler tarafından alınarak daha sonraki boyama işlemlerini güçleştirir. 12 pH da 100gr. Keratin 2.2gr., 100gr. Kollagen 2.9gr. formaldehit absorbe eder.

         Formaldehit çapraz bağlar meydana getirici bir maddedir. İşlenen derilerin az gerilebilir olasının nedeni bu olsa gerekir. Formaldehit, kollegeni enzimlere karşı nispeten dayanıklı hale getirir. Suda, asit ve alkalilerde şişmeyi önemli derecede arttırır. Büzülme sıcaklığını 90°C ye çıkararak derinin hidrotermal stabilitesini arttırır. Sepilenme 1-2 pH lar da çok yavaş, 8 pH da süratlidir. Alkali pH da 1-2 saatlik banyo süresi yeterlidir. %10 luk bir formaldehit solüsyonu pH 1 de 0.15 miliekivalant HCHO fikse eder. Halbuki pH 11.5 da bu miktar 0.87 dir. Formaldehit ticarete %40 lık solüsyon halinde bulunur ve “ formalin “ veya “ formol “ adı ile satılır. Formaldehitin çok reaktif olması, gerek kollagen, gerekse keratine karşı afinitesi, kürklü derilerin işlenmesi ve boyanmasında son derece yarayışlı bir madde olmasını sağlar.

 

         KROM SEPİSİ

 

            Krom sepisine hakiki sepilemenin prototipi nazarıyla bakılır ve dericilikte geniş çapta kullanılır. İdeal şartlar altında kürklü derilerin deri maddesi ve lifleri, krom banyosundan bir miktar krom alır. Her ne kadar kollegendeki serbest COOH gruplarının keratindekine oranı 100e 70 nispetinde ise de, kürklü derinin deri maddesi tarafından fikse edilen Cr 2 0 3, liflere nazaran 6-8 mislidir. Bunun sebebi, keratinin bünyesindeki COOH gruplarının büyük miktarının kristalin bölgede bulunuşu olabilir. Kürklü derilerle bozulmayan bir deri elde etmek için çok az bir miktar (   mesela kuru ağırlık üzerinden %0.5 ) Cr 2 0 3 yeterlidir. Ticarete, kürklü derilerin işlenmesi için satılan krom eriyiklerinin veya tuzlarının kullanılan miktarları, işlentinin şekline göre çok değişiktir. Litreye 5-40gr. Krom 40-60gr. Adi tuz veya sodyum format, oksalat ve fitalat gibi tuzlar kullanılır. Krom solüsyonları bilahare alkali ilavesi ile bazifiye edilebilir. Önemli olan nokta sepi banyosuna girmeden önceki derinin kendinsin pH sıdır. Bu pH 3.5-4 arasında olmalıdır. Bu sebeple krom sepisinden önce asitleme ( pikle ) olağandır. Eğer çok süratli bir reaksiyon meydana geliyorsa kollagenin üst tabakalarında uygunsuz bir krom dağılması sonucu kötü bir sepileme meydana gelebilir. Kromun deri içinde düzgün bir şekilde dağılmasını sağlamak yönünden süre, sıcaklık ve mekanik çalkalama önemli rol oynar. Kürklü deriler için nadiren %1.5 den fazla Cr 2 0 3 gerekir. Kromla işlenmiş kürklü deriler diğer metodlarla işlenmişlere nazaran daha yüksek bir büzülme temperatürüne sahiptir. Bakteri faaliyetine dayanıklı, sağlam ve yumuşaktır. Bununla beraber asit piklesi alüminyumla işlenmiş kürklere nazaran daha kalın ve ağırdır. Islatıldığı zaman daha az gerilir. Krom sepisinin 2 önemli mahsuru işe şunlardır;

 

         1. Krom en iyi şartlarda dahi kürk liflerini yeşilimsi mavi bir renge boyar.

         2. Kromla işlenmiş kürklü deriler hidrojen peroksitle beyazlatma veya yüksek konsantrasyonda hidrojen peroksit ihtiva eden solüsyonlarda boyama pek uygun değildir.

 

         Bu sebeplerden kürklü derilerin işlenmesinde krom sadece özel durumlarda tatbik edilir. Koyun ve kuzu postları gibi büyük derilerin, yüksek sıcaklığa maruz kalacak    (örneğin ütülenecek) kürklerin işlenmesinde, 60-80°C ler arasında tatbik edilen asit ve diğer tekstil boyalarının tatbik edilmesi hallerinde (ki bu dereceler geleneksel asit piksajı ve alüminyum sepisindeki büzülme temperatürüne oldukça yüksektir). Yaygın olarak kullanılmaktadır. Krom; alüminyum, asit veya formaldehit ile kombine olarak da kullanılabilir.

 

         FERMANTASYON SEPİSİ

 

            Kürklü derilerin işlenmesinde tahılların fermantasyonundan da yararlanılır. Almanya’da “Schrot-beize” adı verilen bu metod daha ziyade karagül derilerinin işlenmesinde uygulanır. Aslında başka kürklü derilere de uygulanabilirse de hem uzun hem de masraflıdır. Bir litre suya 50-100gr. Buğday, arpa veya pirinç unu 100-2—gr. Kepek ilave edilir ve fermantasyon başlaması için 24 saat bekletilir. Aktiviteyi arttırmak için karışıma maya ilave edilebilir. Şişmeyi önlemek için tuz kullanılır. Leşi alınmış ham kürklü deriler bu eriyik içinde atılır veya etli kısma bulamaç halinde sürülerek katlanır ve üzeri tuzlu su ile örtülür. Bu şartlar altında reaksiyon kompleks ve değişkendir. Nişastalar, cerealin gibi amylolytik enzimler tarafından glikoz ve dekstrine parçalanır. Bunlar da peptik, asetik, formik ve butirik asit gibi asitlere parçalanır. İlk 2-3 gün önemli derecede gaz çıkar ve işlemin sonunu kestirmek güçtür. Derilerin yeterince pikle olup olmadığını kestirmek bir tecrübe işidir. Fakat genellikle sıcaklık ve çevre şartlarına bağlı olarak 5 günden az 14 günden fazla sürmez.

         Fermantasyon metodu ile çok supl, elastik ve hafif bir deri elde edilir. Mahsurlu yanı maliyetinin yüksek, süresinin uzun ve bakteri tahribatı sonucu liflerin dökülme tehlikesinin fazla oluşudur. Yukarıdaki şekilde hazırlanan bir fermantasyon piklesi 4-5 gün sonra 3.2 pH ulaşır. Litrede 0.8ml. laktik, 0.20ml. asetik, 0.004ml. formik ve 0.01ml. butirik asit ihtiva eder.

 

         DİĞER SEPİLEME METODLARI

 

            Dericilikte tatbik edilen bitkisel sepileme, kürk işlenmesinde çok az uygulama yeri bulur. Bitkisel sepi maddeleri ile sepilenmiş lifler ağır ve renkli bir deri verir. Lifleri boyanır ve özellikle alkalilere karşı duyarlıdır.

         Sentetik sepi maddeler. Çinko ve yüksek aldehitler ise henüz kürklü derilerin işlenmesinde geniş tatbik sahası bulamamışlardır.

         İşlem metodunun seçimi kürkün cinsine, kullandığı yere, lokal ve ekonomik şartlara bağlıdır. Her ne kadar pikle ve sepi reçeteleri hala ticari bir sır şeklinde gizlenmekte ise de kimyasal madde üreten fabrikalar zaman zaman bu konuda yayın yapmaktadırlar. Bu yayınlardan anlaşıldığına göre, kürk işleyenlerin çoğunluğu alüminyum ve tuzu tercih etmektedir. Bu konuda prof. Stather’in çeşitli işleme metodlarını inceleyen bir çalışma neşredilmiştir. Bu çalışma aşağıda özet olarak verilmiştir. Şurasını işaret etmek gerekir ki, pH ve büzülme sıcaklığını gösteren rakamlar aslında kürkün kalitesini yahut tutum, yumuşaklık ve elastikiyetini gösteren kriterler değildir. Büzülme sıcaklığı suya dayanıklılık hakkında fikir verir.

         Prof. Stather’in araştırmalarının gayesi suya tam anlamı ile mukavim ve aynı zamanda iyi kalite kürkün nasıl elde edilebileceğidir. Araştırıcı tecrübelerinin kalın ve ince derili tavşan postlarında yürütmüştür. Elde ettiği sonuçlar aşağıda özetlenmiştir.

 

         1. Leipzig sepisi: Asit pikle veya şap yahut ta bunların kombinasyonu şeklinde olsun suya mukavim bir deri vermemektedir. Nötralize edilmemiş deriler kuvvetli serbest asit mevcudiyetinden dolayı daha yüksek su emicilik ve düşük büzülme temperatürü göstermektedir. Nötralize edilmiş deriler ise daha yüksek bir büzülme temperatürü gösterdiği gibi su absorbe etme özelliği de azalır. Ancak bu yeterli olmayıp derinin kalitesinde önemli düşme sebebidir. Her ne kadar asit pikle kollagen lifinin gevşetilmesi dolayısıyla normal kürkte yumuşaklık ve fleksibiliyeti sağlamak için bir ön hazırlık mahiyetinde tatbik edilebilirse de hakiki suya mukavim işlentinin daha sonraki işlemlerde sağlanması gerekir.

         2. Formaldehit sepilemesi her zaman için suya mukavim bir işlenti sağlar. Eğer formaldehitten sonra asit veya alüminyum piklajı tatbik edilirse, deri maddesi ile olan kombinasyonu giderilir. Asit piklajından önceki bir formaldehit banyosu, daha iyi bir deri elde edilmesini sağlarsa da hakiki formaldehitin veya diğer işlentilerin yerini alamaz. Hakiki formaldehit işlentisi asit piklenin gevşetici etkisi sağlandıktan sonra tatbik edilmelidir. Dış kısımlarda süratli bir kombinasyonun önüne geçmek için ki bu sertleşmeye sebep olur formaldehit kullanılmadan önce pH 7.5-8 olacak şekilde nötralizasyon gereklidir. Formaldehit fırça ile tatbik edilebileceği gibi, daldırma sureti ile de yapılabilir. Böylece, deride bir parça kuru olmakla beraber, yumuşak ve hoş bir tutum sağlanır. Formaldehit ile işlenmiş bütün derilerde bir miktar alan kaybı ve kürk örtüsünde nisbi bir kalınlaşma görülür.

         3. Alüminyum ve formaldehit kombinasyonu hakiki bir işlenti etkisi gösterir. Ancak bunun da normal formaldehit işlentisinden üstün bir tarafı yoktur. Aynı zamanda alüminyum deri bünyesinde girişi kürke daha fazla ağırlık verdiği gibi liflerin gevşekliğinde bir azalma olur. Bu sebepten formaldehit veya krom işlentisinden üstün değildir.

         4. Krom sepisi daima suya mukavim bir işlenti sağlar. Kromlamadan önce yeterli kesafette bir asit hazırlık safhasından sonra pH 3-3.4 ün üzerinde krom çok suretli alınır. Ve büzülme sıcaklığı yükselir. Buna karşılık yumuşaklık ve elastikiyet özellikleri geriler.

         İnce derili tavşan postları, kalın derilere nazaran daha gevşek bir lif strüktürü gösterirler. Aynı işlemde kalın olan daha fazla tuz ve yağ alır. Ağır deriler, kompakt lif strüktürünün sonucu olarak daha mukavim ve az bükülebilir haldedir. Mamafih bir farklılık etlemeden yapılan Piksaj ve daha kuvvetli bir yağlama ile giderilebilir.

         Bu konuda Prof. Stather tarafından tavsiye edilen bir reçete şöyledir;

 

         3.5 ml / lt formaldehit

         1.5. gr / lt potasyum karbonat

 

         Deriler bu banyoda bir gece bırakılır. Bunu müteakip;

        

         3.5 ml / lt sülfürik asit

         6.3-4 gr / lt şap

 

         Banyosunda iki gece bırakılan deriler aşağıdaki banyoda nötralize edilir.

        

         25 gr / lt tuz

 

         3.0 ml / lt amonyak, 1-2 saat sonra 3.0 ml / lt amonyak, 1-2 saat sonra tekrar 3.0 ml / lt amonyak ilave edilir. Sonra santrifüj edilir. Bundan sonra deriler;

        

         75 gr / lt tuz

        

         2.5 ml / lt formaldehit eriyiğinde bir gece bırakılır. Banyoya soda ilave edilerek pH 7.5e çıkarılır. Bir gecede bu vaziyette bırakılır. Bu reçete uzun ve kompleks tir. Bu nedenle modern büyük işletmelerde daha kısa ve daha az kompleks metodlar kullanılır.

 

         YAĞLAMA

 

            Hangi metod tatbik edilirse edilsin sepileme işlemi, kürklü deriler yağlama işlemine tabii tutulmadan bitmiş sayılamaz. Yağ genel olarak kürkün sadece etli kısmına sürülür. Ancak yağlama işlemi tüm deriyi yağ-su emilsuyonuna daldırmak suretiyle de tatbik edilebilir. Bu şekle İngilizce’de “fatleiquoring” denir.

         Dericilikte hayvansal yağların kullanılması çok eski zamanlardan beri biliniyorsa da, zamanımızda yağlamanın esas fonksiyonunun deri maddesinin liflerinin koruma esnasında birbirine yapışmalarını önlemek olduğu kabul edilmektedir. Deri korurken deri liflerinin de fibrilleri arasında bir takım bağlar teşekkül etmekte yani, açma işleminin aksi bir hal ortaya çıkarmaktadır. Kurumadan önce belirli miktarda yoğun deri lifleri arasına girmesi ile bu hal önlenmiş ve kayganlık sağlanmış olur. Yağlama aşağıdaki üç şekilden biri ile tatbik edilebilir;

 

         1. Yağ kürklü derilerin sadece deri kısmına tatbik edilir ve ısıtılmış odalarda kurumaya bırakılır.

         2. Deri kısmına tatbik edilir ve aynı zamanda mekanik olarak tepilir. “Kicking”

         3. Kürk, yağ-su emülsiyonu içine daldırılır.

 

         Yağlamada derinin her tarafının yağlanması esas olduğundan yağın deriye iyice nüfuz etmesi ve mümkün olduğu kadar deri liflerinin her birinin arasına girmesi ve daha sonraki herhangi bir işlemde yıkanıp gitmemesi gerekir. En önemli nokta yağın, derinin sırça katına kadar nüfuz etmiş olmasıdır. Kürk liflerinin kullanılan yağdan etkilenmemesi ve kürkün ağırlığının önemli ölçüde artmaması gerekir bu sebepten dolayı yağlama metodunun seçimi derinin tipine bağlıdır. Kürkçülükte fat-liquoring sınırlı tatbik alanı olan bir metoddur. Bir yağ eriyiğinin asitlere, şap, tuz ve kroma stabil olması gerekir. Yağ, kürklü derinin deri kısmı tarafından alınmalıdır. Fat-liquoring işlemi asit veya alüminyum piklesinden sonra ayrı bir safha olarak uygulanamaz. Bu durumda pikle banyosuna ilavesi gerekir. Krom sepisinden sonra ise ayrı bir safha olarak uygulanabilir. Bütün bu faktörlere ilaven daldırma metodunda genellikle yeterli bir yağlama sağlanamaza. Maliyetinin yüksekliğide dikkate alınacak olursa uygun bir yöntem değildir. Ancak özellikle boyamadan sonra, boyama işlemi esnasında kaybolan yağın tekrar geriye verilebilmesi için uygulanması tavsiye edilebilir.

         Isıtılarak kurutmada kolaylıkla emüslifiye olabilen yağlar kullanılır. Tepme metodunda ise sudan arındırılmış veya çok az su ihtiva eden yağlar kullanılır. Önceki metod için özel olarak işlenmiş paça yağları, balık ve morina balığı yağlarının ve aynı zamanda soya ve zeytinyağının değişen oranlarında mineral yağlar, işlenmemiş hayvansal yağlar, balık veya bitkisel yağların kombinasyonlarına dayanan ticari yağlar mevcuttur. Eriyebilir yağlardan amaç; ki bunlar sulfone, sulfate veya sülfite olabilir, birer emülsifiye edicidir. Sabunlar, yüzey aktif maddeler, moellon degras, yumurta akı, boraks, sodyum karbonat veya yün yağlarının hepsi sulu çözeltiler de yağı taşımak için kullanılır.

         Yağın deriye nüfuzu ve dağılmasının, kürkün tutumu ve genel fiziksel özellikleri üzerinde çok önemli etkisi olduğu için kullanılacak yağların seçimi son derece önemli bir konudur. Keza yağ tatbikinden önce ve koruma esnasında derinin durumu elde edilecek kürkün özellikleri üzerinde önemli rol oynar. Eriyebilir yağlar koruma esnasında derinin iç kısımlarına nüfuz edemez. Nötr yağlar evaporasyonlar kaybolan suyun yerine geçerek daha derinlere nüfuz edebilir. Bu sahada 1948 den itibaren katyonik yağlar da kullanılmaya başlamıştır. Bunlar katyonik yüzey aktif maddelere istinadeder ve asitlere karşı son derece stabil fakat tuz solüsyonlarına daha az stabildir. Ticari katryonik yağlar, katyonik yüzey aktif modellerle ilaveten genellikle etilen oksit tipinde tuz stabilitesini kontrol eder noniyonik maddeler de ihtiva ederler.

         Emülsifiye edici olarak yüzey aktif maddelerin dezavantajlarından biri emülsiyon sisteminden hidrofilik maddelerin kolaylıkla alınmasıdır ki, bunlar sonradan parçalanır. Hidrofilik sürfanktantlar su-yağ emülsiyonunu meydana getirirler ve derideki su ile yer değiştirerek, deri ıslandığı zaman yıkanıp gitmezler. Suda düzgün bir şekilde disperse veya emülsifiye olabilen yağlar daha sonraki ıslak işlemlerde kolaylıkla yıkanıp giderler. Sulfone, sülfate ve sülfite yağlar özellikleri arasındaki farklılıklar hazırlanma metodları, kullanılan yağların tabiatları, sulfanisyon derecesi ile ilgilidir.

          Kürklü derilerin kicker (tepme) suretiyle yağlaması işlemine güderi sepilemenin bir formu nazarıyla bakılmaktadır. Bu işlem yağın nüfuzu ve dağılımını sağlayan fiziksel bir işlemdir. Özellikle ayı balığı, kunduz, vizon, misk faresi, hatta sincap gibi kalın ve sık sırçalı deriler için uygundur. Tepme işleminde dört önemli rol oynar.

 

         1. Kürklü derinin ve yağın ihtiva ettiği rutubet miktarı

         2. Yağın viskositesi

         3. Mevcut yağ ve suyun bağıl yüzey gerilimi        

            4. Yağın kompozisyonu

 

         Etkili bir tepme için deri yeter miktarda su ihtiva etmelidir. Suyun yağın nüfuzunu önleyecek kadar etkili olmaması gerekir. Optimum su miktarı %20-25 arası değişir. Bu şart, pigleden sonra suyun giderilmesi, dolapta talaşlama ve istenilen rutubet miktarını sağlayacak kontrollü şartlarda kurutma ile sağlanır.

         Çok ince yağ derilere suratla nüfuz eder ve kürk lifleri tarafından da absorbe edilir. Kalın bir yağ ise deriye kolaylıkla nüfuz edemez.

         Viskozite karışımındaki madensel yağı miktarı ile kontrol edilmektedir. Kolayca akımını sağlamak için yağı erinme noktasının üstündeki sıcaklıkta tatbik etmek adettir. Yağın, derinin ihtiva ettiği su veya pigleden daha az bir yüzey gerilimine sahip olması gerekir. yüzey aktif maddeler ilavesi ile interfasial değerde bir azalma sağlanabilir. Eğer yağ karışımı yüksek miktarda doymamış yağ mesela, ayı balığı veya balina yağı ihtiva ediyorsa, tepme işleminde friksiyon sonucu meydana gelen sıcaklıklar yağı oksitleyerek bir nevi güderi sepisi etkisi gösterir.

         Modern kürk işleme yerlerinde tepme yağları yüksek nispette doymamış yağ ihtiva etmezler. Bunların esası yağıltı, madensel yağlar, bazen balık (balina) yağı ve bunlara ilaveten balık yağı veya, hayvansal yağların karışımıdır. Yün yağı sararmaya sebep olmaz ve talaşla dolaplama a liflerden kolaylıkla temizlenir. Bu bakımdan tercih edilir.

         Yağlamanın tamamlanması ile ister elde, ister tepme makinesinde isterse banyoda olsun kürk işlentisi esas itibari ile tamamlanmış olur. Bundan sonra geriye gerek deri gereke liflerdeki fazla yağların giderilmesi, kürkün açılması ve görünüşünün güzelleştirilmesi için gerekli olan mekanik işlemler kalır. Bu işlemler apre bölümünde anlatılmıştır.

 

         MEKANİK BİTİRME İŞLEMLERİ–APRE

 

            Apre, işlenmiş veya boyanmış kürklü derilere uygulanan en son işlemleri ifade eden bir terimdir. Bu işlemler hemen hemen tamamı ile mekanik işlemlerdir. Pikle, sepi ve boya banyosundan sonra ıslak haldeki kürkten fazla suyun giderilmesi ile başlar. Derideki fazla su kısmen santrifüjlerde giderilebilir. Bu suretle kürklü derilerin su muhteviyatı kuru ağırlıklarının %60’ı civarına düşer. Daha ileri bir kurutma, kurutma odalarında yapılabilir. Kuruma süresi atmosferik şartlara bağlı olarak değişebilir. Kürklü derinin kürk kısmı, deri kısmına nazaran daha az istekle rutubet absorbe eder ve bu sebepten daha süratli kurur. Kollegen kendi ağırlığının %300’ü su çekebilir. Bu ekstraksiyonla;

 

         20°C de yüksek nisbi rutubette %60-30’a

         %50 nisbi rutubette %15’e

         %20 nisbi rutubette %6’ya düşürülebilir.

        

         Daha sonraki işlemler örneğin, açma ve yumuşatma için deride hiç değilse %30 rutubet kalması istenir. Fazla kurutulmuş bir kürklü deri düzgün olarak işlenemez ve mekanik işlemler esnasında kolaylıkla zarar görür. Kuruma esnasında deri bir miktar büzülür. Bu büzülmenin derecesi kurutmanın süratliyle yakından ilgilidir. Kurutmanın süresi derinin kalınlığına bağlı olarak büyük farklılıklar gösterebilir. Kurutma işi açık havada yapılabileceği gibi bu maksatla kurutma odalarından ve kurutma tünellerinden de yararlanılabilir.

 

         DOLAPLAMA

 

            Talaş dolabı beklide kürk işleme fabrikalarında makineleri en önemlisidir.

         Bu dolapların büyüklüğü işletmenin kapasitesine göre değişebilir. Ortalama olarak 180-250 cm çapında 60-80 cm genişlikte olup dönüşü dakikada 8-20 devir yapacak şekilde ayarlanır. Bu dolaplarda genellikle talaş kullanılır. Bazen de kum, talk, mısır unu vs. kullanılabilir. Dolaplamadan şu maksatlarla yararlanılır;

 

         1. Kürklü derini hem kürk, hem deri kısmındaki fazla rutubeti gidermek.

         2. Talaşın rutubet miktarını ayarlamakla, gerektiğinde fazla kurumuş kürklü derilerin rutubet miktarını arttırmak.

         3. Fazla yağlı maddeleri, serbest haldeki boyaları ve diğer yabancı maddeleri giderme (dolaplama esnasında eritici veya yüzey aktif madde ilavesi ile temizleme işlemi de yapılabilir).

            4. Çarpma etkisiyle derileri yumuşatmak.

 

         Dolaplama işleminde talaşın yerini tam manasıyla tutabilecek başka bir madde yoktur. Talaşın bol miktarda bulunabilmesi absorbe edici ve parlatıcı ve lifler arasından kolaylıkla giderilebilmesi ideal bir madde olmasını sağlamaktadır.Talaşın tipi bölgelere göre değişebilir Amerika’da akça ağaç talaşı Avrupa’da gürgen ve akça kavak talaşı kullanılır.Ancak bazı talaşlar kürkçülükte bu maksatla kullanılamaz. Mesela meşe ağacı talaşı yüksek miktarda tanen ihtiva ettiğinden az miktarda demir muvacehesinde lekelenmelere ve renk bozulmalarına sebep olabilir. Çam ağacı talaşı reçine ihtiva ettiğinden liflerin yapışmasına sebep olabilir. Bazı ağaçların talaşları ise renkli madde ihtiva ettiklerinden hem kürk hem deri kısmının boyanmasına sebep olabilir.

         Dolaplama işleminin gerektiği şekilde yapılabilmesi için aşağıdaki hususların önünde bulundurulması gerekir.

 

         1. Kürklü deri-talaş oranı

         2. Talaşın rutubeti

         3.Talaş parçacıklarının boyutları (bu bakımdan talaşın elenmesi gerekebilir.)

         4. Solvent, yüzey aktif maddeler, parlatıcı maddeler, silikon, antistatik maddelerin ilavesi.

         5. Dolaplama süresi

         6. Sıcaklık

 

         Kürklü derilerin kapalı dolaplarda dolaplanmasından sonra üzerlerindeki kalan talaşlar tel dolapta giderilir. Kapalı dolaplar ve tel dolaplar gerek işleme gerekse boyamanın çeşitli safhalarında kullanılır. Kürkçüler arasında “iyi bir deri dolapta yapılır” şeklinde bir darbımesel vardır.

 

         Her ne kadar rutubet miktarı kollagen lifleri için keratin liflerine nazaran daha önemli bir role sahiptir. Kuru kürk lifleri, mekanik sürtünmeyle maruz kaldıklarında statik elektrik hasıl ederler ve birbirlerine tutunurlar.yağlı maddelerin mevcudiyeti halinde bazen keçeleşme vuku bulabilir. Kürkün rutubet muhteviyatı %10-12 den aşağıya düşmemiştir. Bu sebepten bazen kurumayı önlemek için rutubetlendiricilere ihtiyaç duyulur. Bu maksatla gerek kürk gerekse deri kısmı için genellikle tuz, gliserin ve sorbitol kullanılabilir.

         Kürklü deri kurutulup dolaplandıktan sonra büzülür ve kabalaşır. Tekrar eski boyutlarını ve freksibilitesini kanma için elle veya makine ile bıçak vurma, çubuklama, açma vs. gibi çeşitli işlemlere tabi tutulur.

 

         AÇMA

 

            Elle çeşitli istikametlerde çekerek açma işlemi tatbik edilirse de bu maksatla her deriye uygun açma makineleri yapılmıştır. Bu makineler etleme makinelerinin aynısıdır. Sadece bıçaklar kördür. Son yıllarda geliştirilen açma makineleri ise değişik hızlarda dönen kauçuk merdaneler ihtiva eder.

         Açma işleminde dikkat edilecek en önemli nokta kürklü deride bulunması gereken rutubetin sağlanmış olmasıdır. En uygun rutubet miktarı kuru ağırlık üzerinden % 25-30 dur.

 

         YOLMA VE TIRAŞ

 

            Boyamaya ilaveten bir çok kürklü deriler ticari değerlerini üst liflerinin giderilmesi ile kazanırlar. Böylece, mesela üst lifleri yolunmuş bir tavşan kürküne şinşilanın görünüm ve tutumunu kazandırmak mümkün olabilmektedir.

         Yolma işlemi, tavşan, misk faresi, roccoon, ayı balığı, kunduz. Nutria ve deniz su samuru gibi hayvanlarda yaygın olarak tatbik edilir. Yolma genellikle ham kürklü derilerde tatbik edilir. Çünkü lif kökleri pikle ve sepi maddeleri kullandıktan sonra sağlanmış ve böylece yolma işi zorlaşır. Bu işlem normal olarak ısılar kürklü derileri sıcak odalarda terletmeye tabi tutarak yapılır. Liflerin alınması için özel bıçaklardan yararlanılır. Bıçak üst liflere yatım istikametinin aksine tatbik edilerek lifler sökülür. İyi bir kıl alıcı, kıl alma işlemine ne zaman başlayacağına tecrübesine dayanarak karar verebilir. Bu iş yavaş ve yorucu bir iştir ve henüz tam manasıyla mekanik hale getirmek mümkün olmamıştır. Bu maksatla çeşitli makinelerden de yararlanılmaktadır.

         Kunduz, tavşan, misk faresi, raccoon, koyun ve kuzu kürkleri çoğu zaman istenilen yükseklikte lif örtüsü sağlamak maksadıyla kırpma=tıraşlamaya tabii tutulur. Kırım yüksekliği 3mm den 10-12mm ye kadar değişebilir. Kırpma işi aşağı yukarı hepsi aynı esasa göre çalışan, söner silindirli ve spiral bıçaklı tıraş makinelerinde yapılır.

        

         ÜTÜ

            Kürkçülükte 1935 yıllarından beri döner başlıklı ütüler kullanılmaya başlanmıştır. Bu ütüler arasında kırkılmış koyun derilerinin işlenmesinde kullanmak üzere geliştirilmiştir. Fakat günümüzde pek çok başka tip kürklü derilerin apre işleminden de kullanılmaktadır. Döner başlıklı ütü kürk konfeksiyoncularının kürk giyim eşyalarını parlatmak için kullandıkları el ütülerinden esinlenerek yapılmıştır. Döner ütünün silindiri düz olamayıp, spiral şekilde dizilmiş oyukları ihtiva eder. Bunlar aynı zamanda dövme işi görürler. Isıtma, gaz ve elektrikle yapılabilir. Sıcaklık, işlenen kürkün hassasiyetine göre ayarlanabilir. Döner silindirin sürati dakikada 500 devirden 1000 devire kadar olabilir. Tıraşlanmış kürklü deriler uzun liflere nazaran daha yüksek bir sıcaklığa dayanabilirler. Bugün için döner ütü kürk işleme yerlerinin esas makinelerinden biri haline gelmiştir. Ütünün yüzey sıcaklığı kürkün tipine, boyalı ise boyanma metoduna ve işleme durumuna göre 90°C den   220°C ye kadar isteğe göre değiştirilebilir.

 

         ÇUBUKLAMA, TARAKLAMA, FIRÇALAMA VE TARAMA

 

            18. ve 19.yy.dan kalma birçok resimlerde kürk işleyicinin kürkü bir sopa ile dövdüğü görülmektedir. Bu işlem dolaplama işleminin ek bir işlemidir ve birbirine geçen liflerin açılmasını sağlar. Çubukla dövmek günümüzde de özellikle uzun lifli kürkler için uygulanmaktadır. Keza kırkılmış kürkler de kırkımdan önce çubuklanırlar. Bu maksatla kullanılan çubuk 1cm kalınlığında ucu kütleştirilmiş yuvarlak, düzgün pürüzsüz bir çubuktur. Dövme işlemi etkisini en iyi bir şekilde kürk herhangi bir yere konmadan yapılırsa gösterir. Fakat genellikle kürklü deri yaylanabilen bir yastık veya kaide üzerine konularak çubuklanır.

         Çubuklama ile liflerde statik elektriklenme meydana gelir ve lifler birbirini iter. Bu da kürke canlı bir görünüş kazandırır. Bugün için çubuklama işi de mekanik hale gelmiştir. Bu makinelerde ağaç çubuk yerine kösele çubuklar kullanılmaktadır. Taraklama, fırçalama, tarama işlemlerinin hepsi kürk liflerini temizleme ve düzgün bir hale getirmek için kullanılır. Keza bu maksatla el aletlerinden de yararlanılmaktadır.

 

         PARLATMA (CİLALAMA)

 

            Bu işlemin gayesi kürkün parlaklığını ve güzelliğini arttırmaktır. Bu maksatla ek bir ütülemeden önce veya sonra zamklı maddeler veya silikonlar kullanırlar. Bu işlem benzer şekilde kürk konfeksiyoncularınca da uygulanır. Parlatma maddeleri duruma göre liflerin yatma istikametlerinde veya aksi yönde fırça ile sürülür. Bu maddeler bitkisel organik ekstraktlar ve çeşitli tipte zamklı maddelerdir. Ancak son yıllarda silikon emülsiyon ve solüsyonları bu zamklı maddelerin yerini almış durumdadır.

 

         BOYAMA

 

            İnsanlar binlerce yıldan beri yaptıkları eşyaları, oturdukları binaları, bindikleri vasıtaları hatta kendi vücutlarını çeşitli renklerde boyaya gelmişlerdir. Bu arada kürklerin boyanması da insanların çok eskiden uyguladıkları bir sanattır. Kürklerin boyanmasının esas sebebi de görünüşünü güzelleştirip dolayısıyla değerini arttırmaktır. Bu nedenle ucuz ve bol olarak temin edilebilen kürklü deriler daha çok boyanır. Bazı kürklü deriler ise daima boyanarak kullanılır. Bazen tabii renkler moda olmayabilir veya aynı cins kürklü deriler arasında renk farklılıkları bulunabilir. Sadece bu sebeplerden dahi imalatçının uniform renkte bir giyim eşyasını yapabilmesini sağlamak için boyama zorunludur.   Boyamanın nedenleri üç grupta toplanabilir;

 

         1. daha ucuz veya daha kolaylıkla elde edilebilen derilerden yararlanarak pahalı kürklerin benzer veya taklitlerinin yapılması. Örneğin milyonlarca misk faresi, vizona benzetilmek gayesiyle boyanır. Aynı derilerden boyamak suretiyle sansar, ayı balığı, şinşila, kunduz, ocelot ve leopar taklitleri de yapılabilir.

         2. Boyama, modanın renk taleplerini karşılamak amacıyla tatbik edilebilir. Kaide olarak, moda kürk renkleri tabii tonlarda bej, açık sarı, kahverengi, gri, siyah ve beyazdır. Kürklü deriler istisnai olarak kırmızı, yeşil, sarı, mavi gibi renklere de boyanabilir. Bu gibi parlak renkler kürklerde 1966 dan sonra görülmeye başlamıştır. Garnitür kürkler de kumaş renkleri ile uyum sağlamak amacıyla boyanabilir. Ermin, beyaz tilki, kunduz, kuzu ve oğlak hatta sincap derileri modanın isteği üzerine çeşitli renklere boyanabilir.

         3. Birçok değerli kürkler renklerinin düzeltilmesi için boyanırlar. Çünkü sansar, kunduz, vizon gibi kürkler, tabii renkleri kötü ise değerlerinden kaybederler. Çoğu zaman boyanmış kürkleri hakikisinden ayırt etmek güçtür. İşte bu sebepten tüketiciyi korumak amacıyla birçok memleketlerde kanuni müeyyideler getirilmiştir. Yani boyanmış kürkün esasen hangi kürk olduğunun etiketinden veya faturasından belirtilmesi gerekir.

 

         BOYAMA METODLARI

 

            Günümüzdeki kürk boyama reçeteleri veya formülleri birçok işletmelerde ticari bir sır olarak saklanır. Bununla beraber geleneksel kürk boyacılığında başlıca üç safha vardır;

 

         1. Öldürme (İng. killing. Alm. tötung)

         2. Mordanlama

         3. Boyama veya renk verme

 

         ÖLDÜRME

 

            Öldürme gayesi, lifleri mordan veya boya maddelerini daha kolay kabul edebilecek hale getirmektedir. Öldürme işlemi daha ziyade daldırma suretiyle yapılırsa da amonyak, kostik soda, di veya tri sodyum fosfat gibi alkali eriyiklerin bir fırça yardımıyla liflere sürülmesi suretiyle de tatbik edilebilir. Boya partiküllerinin ve metal tuzları solüsyonlarının afinitesi liften life değişebilir. Genellikle alt lifler bu maddeleri üst liflere nazaran daha kolay kabul ederler. Keza alt liflerin uç kısımları, dip kısımlarına nazaran daha az boya kabul eder. Alkali ile öldürmenin fonksiyonlarından biri de bu farklılıkları azaltmak için sistin bağını hidrolitik parçalanmaya maruz bırakmaktır.

         Bir kürklü derinin sağlamlığı veya çürüklüğü öldürme maddelerine verdiği cevapla aynı doğrultudadır. Alkalilerin keratindeki sistin üzerine etkisi hidroliz etkisidir.

 

         R.S---S.R   +   H 2 O --------- R.SH   +   R.SO.H

 

         Ancak reaksiyon burada gösterildiği gibi basit bir reaksiyon değildir. Lif uzun süre alkali etkisine maruz kalınca sistin muhteviyatı %13 ten %2.6 ya kükürt %3.73 den 2.03 e düşer. Muhtemel kükürt nisbetlerinin liften life değişik olması nedeniyle sağlamlık veya çürüklük ortaya çıkmaktadır. Bu sebepten alkaliyi ve konsantrasyonunu seçmek çok önemli bir konudur.

         Örneğin bir tilki ile samurun arasında çok büyük fark olacağına göre, öldürme maddesi de 8 pH daki sodyum bi karbonat eriyiğinde hafifçe yıkamadan pH 13 de kostik sodada yıkamaya kadar değişebilir.

         Alkali öldürme eriyiklerinin etkisi (OH) hidroksil iyonlarına ve eriyiğin konsantrasyonuna bağlıdır. Keza sıcaklık ve muamele süresi de öldürme işleminde etkilidir. Sıcaklık ve süre arttıkça öldürme etkisi de artar.

         Daldırma metodu ile kullanılabilecek bazı öldürme solüsyonlarına ait reçeteler aşağıda verilmiştir. Bu işlem genellikle 30-35°C de yapılır.

        

         1. Litreye 10-20gr. Sodyum karbonat (pH 11-13) muamele süresi 20°C de 2 saat.

         2. Litreye 10-20ml. Amonyak (pH s.g. 0.925) (pH 10.85-11.05) 25°C de 2 saat.

         3. 2-5gr. Kostik soda (pH 12.64-13-15) 25°C de 2 saat.

 

         İşlemeden sonra kalan yağ atıkları öldürme işleminin daha da kompleks hale sokar. Yağ, alkali mevcutiyetinde emülsifiye olur ve yağların ve yağlı maddelerin giderilmesine yardımcı olmak bakımından yüzey aktif maddeler kullanılması adettir. Üst ve alt lifler arasında mukavemet farkları çok fazla ise “uç öldürme” tatbik etmek gerekir. Bu da alkali eriyikleri veya benzerlerini sadece üst liflere sürmek demektir. (fırça metodu). Ancak bu solüsyonların, batırma metodunda kullanılanlara nazaran takriben 10 misli daha konsantre olması gerekmektedir. Her ne kadar eskiden öldürme işlemine sadece alkali solüsyonlar kullanılıyor idiyse de bugün modern öldürme işlemlerine oksitleyici ve redükleyici maddeler de dahil edilmiştir.

 

         OKSİTLEYİCİ MADDELERLE ÖLDÜRME

 

            Oksitleyici maddeler kürk lifinin absorbsiyon kuvvetini arttırmakla kalmaz aynı zamanda pigment entasitesini de azaltır. Başka bir deyimle lifleri de korolize eder. Bu suretle orijinal tabii renklerden daha açık tonlarda boyama yapmak mümkün olur. Kullanılan oksitleyici madde genellikle hidrojen peroksittir. Bu maksatla perboratlar, persülfatlar gibi peroksijen bileşikleri de kullanılabilir. Bunlar nötr, hafif asit veya alkali ortamda pH 4-10 arasında bulunabilir. Bu solüsyonlar daldırma (immersiyon) veya sürme suretiyle kullanılır. Ancak yüksek konsantrasyonda özellikle alkali ortamda gerek kürk gerekse liflere önemli derecede zarar verir. Sürme metodunda 12-15vol. H 2 O 2 ve immersiyon metodunda 1-3vol. H 2 O 2 emniyetli bir konsantrasyon için en üst sınırlardır. Koruyucu maddeler kullanmak gibi emniyet tedbirleri alınmasına rağmen, bu şekilde beyazlatıcı öldürmenin tatbiki sınırlı olup kısmi bir dekolorizasyon sağlar.

         Oksitleyici maddelerle beyazlatma esas itibariyle sistin S-S bağlantılarında etkili olarak, oksijenin kükürde bağlanmasını sağlayan bağlar meydana getirir. Peroksijenin keratin üzerindeki oksidasyon etkisi alkali ortamda daha aktif, nötr ve hafif asit ortamlarda daha az aktiftir. Bu husus sistinin alkali peroksitte hidrolitik parçalanmasıyla izah edilebilir. Kısmi kükürt kaybı olarak asit grupları serbest kalır. Asit solüsyonlarda amid grupları nötralize olarak yeterli şekilde etkilemez. Öldürme için klorlu bileşiklerde kullanılmıştır. Fakat serbest klorun keratin lifinin kütikül tabakası üzerine zararlı etkisi vardır ve kürkün tutumunu kabalaştırır. Kısmi dekolorasyon ve öldürme maddesi olarak sodyum klorür de tavsiye edilir. Bunun klora üstünlüğü, asit ortamda aktif klor di oksidin kürke daha az zararlı oluşundandır.

 

         REDÜKSİYON ÖLDÜRMESİ

 

            Sülfatlar, bi sülfatlar, hidro sülfatlar, sülfoksilatlar ve benzeri redükleyici maddelerle de etkili bir öldürme işlemi sağlanabilir. Bütün bunlar sistin bağını bozarak keratinin molekül yapısında dislokasyona sebep olur be böylece kürk, boya ve mordan maddelerini daha kolaylıkla kabul eder bir duruma gelir. Redükleyici maddeler sert üst lifler için genellikle fırça ile tatbik edilir. Redükleyici maddelerle immersiyon metodunun tatbik edilmesinin bir dezavantajı kürk liflerinin köklerine de etki etmesidir ki, burada kürk nisbeti çok düşüktür. Bu sebeple liflerin dökülme tehlikesi ortaya çıkabilir. Redükleyici maddelerin konsantrayonu, sıcaklık ve immersiyon süresi arttıkça, öldürmenin etkisi ve aynı zamanda lifin zarar görmesi nisbeti artar. Alkali redüklyici maddeler nötr veya asit olanlara nazaran daha etkilidir. En yaygın olarak kullanılan redükleyici madde sodyum meta bi sülfittir. Bu maddelerin konsantrasyonu kürkün durumuna göre litreye 10-50gr. Arasında değişir. Eğer immersiyon metodu tatbik ediliyorsa sıcaklık ve süresinin mümkün olduğu kadar düşük olması tavsiye edilir. Redükleyici maddeler beyaz kürklü derilerde hafif bir ağartıcı etki gösterir ve bu tip kürklerin beyazlığının geliştirilmesinde kullanılır. İster alkali, ister oksidasyon isterse redüksiyon öldürme işlemi tatbik edilmiş olsun kullanılacak maddenin miktarını tayin etmek çok önemlidir. Keza öldürme işlemi tatbik edilecek kürklerin durumlarının da incelenmesi gerekir. Çok kuvvetli öldürme işlemi tatbik edildiği zaman kürk liflerinde tamiri mümkün olmayan zararlara yol açmış olabilir. Keza deri kısmı da zarar görebilir. Bu sebeplerden öldürme işleminde koruyucu vasıtalara başvurulur. Bunların en yaygın olanı formaldehit tir. Formaldehit hem keratin hem kollegen reaksiyona girer ve her ikisi de korur. Tavsiye edilen diğer maddeler tutkal, jelatin gibi proteinli maddeler, lisalbinic veya protalbinik asit gibi albuminoid parçalanması ürünleri veya sülfite selüloz residüleridir.

 

         MORANLAMA (ASTAR)

 

            Boyarmaddelerin, kürkü meydana getiren liflerle iyice birleşmesini sağlayabilmek için bazı yardımcı maddelerden faydalanılır. Bu maddelere ”mordan” adı verilir. Bunlar hem lif hem boyarmadde ile birleşebilme özelliği olduğundan lif üzerinde bir boya lakının meydana gelmesine imkan verir. Buna göre atarın gayesi boya moleküllerinin kürk liflerine bağlanmasını sağlamak, dolayısıyla temiz kuvvetli bir boyanın yapılabilmesi, iyi bir nüfuz sağlanması, üniform boyama olabilmesi, depolama, sürtünme, ışık ve nem haslığını arttırmaktır. Aslında kürklü derilerin metal tuzları ile bir ön muameleye tabii tutulması çok eski bir boyacılık tekniğidir. En meşhur modern mordanlayıcılar demir sülfatlar, potasyum veya sodyumbikromat veya Kromatlar ve bakır sülfattır. Krom sülfat ve alüminyum sülfat bugün için pek öneme haiz değildir. Bakır tuzları, demir ve krom tuzlarına nazaran daha fazla bir renk kasafeti sağlarlar ve bu sebepten siyah ve koyu renk boyamalarda çok sık kullanılırlar.

         Metalik mordanlayıcıların rolü henüz yeterince ortaya konulmuş değildir. Kürk tarafından, oksit, hidroksit ve bazik tuzlar şeklinde alınırlar. Kendi kendilerine oksitleyici madde etkisi gösterirler. Veya daha sonra tatbik edilen oksitleyici madde için katalitik etki gösterirler. Kaide olarak mordanlanmamış kürk, moradanlanmışsa nazaran arzu edilen rengin elde edilmesi için daha fazla boyaya ihtiyaç gösterir. Bazı istisnalar bir tarafa bırakılacak olursa mordanlanmış kürklerde elde edilen renkler mordanlanmamışlarda elde edilen renklere nazaran daha hastır. O halde mordanlamanın amacı ışık, yıkama, depo haslığını arttırmaktır. Keza mordanlanmış kürklerin boyaları daha kasif olup, mordanlanma daha az boya sarfını sağlar.

 

         DEMİR TUZARI İLE MORDANLAMA

 

         Mordan olarak önemi olan tek demir tuzu demir sülfattır. (ferro sülfat). Demir sülfat solüsyonları (ferri) duruma geçmek için düzgün bir şekilde oksitlenir veya bazik tuzlar meydana gelecek şekilde hidroliz olurlar bu sebepten demir sülfatta Mordanlama yaparken, amonyum klorid, kremtart, tartar emetik, tartarat veya sitratlar stabilizatör olarak kullanılır. Mordan eriğine batırılmış kürklerin çalkalanmaları esnasında havada oksitlenmesini önlemek için stabilize maddeleri yeter miktarlarda ve pH. 3.5 olmalıdır. Bu maksatla tavsiye edilen bir reçete şöyledir;

        

         1lt su

         2.5gr. demir sülfat

         0.5-2cm³ sirke asidi (%30)

         5-10gr. Amonyak

        

         Bilhassa gri renklerin yapımında bu metoda başvurulmalıdır. Yalnız FeSO 4 muamelesine geçmeden evvel pH nın mutlaka en yüksek değeri 3.5 olmalıdır. Aksi taktirde bazik ortamda husula gelen Fe (OH) 2 nedeniyle kürkler kırmızı olurlar. Demir esaslı mordanların alınmasına etki eden faktörler şunlardır;;

 

         1. kürk tarafından absorbe edilen miktarı kürk liflinin tipine bağlı olarak uçtan dibe doğru değişir. Keza bu öldürmenin entansitesi ile değişir. Eğer öldürmeden sonra kürkün pH sı 7nin altında olacak   şekilde ayarlanmışsa demir absorbsiyonundaki öldürmeye bağlı değişme azalır.

         2. Demir tuzları ile mordanlamadan sonra kürkün yıkanması, demir fiksasyonu bakımından pek az etkilidir. Bu durum stabil bir demir-melanin ve demir-keratin bileşiğine delalet eder.

         3. Absorbe edilen demiri miktarı, presipitasyon (çökelme) noktası olan 6.5 civarına kadar artar.

         4. Mordan solüsyonunun sıcaklığı arttıkça demirin absorbsiyonu artar.

         5. İmmersiyon süresinin uzaması absorbe edilen demir miktarını arttırır (Mordanlama süresi 12-48 saat olabilir).

         Demir tuzlarının konsantrasyonu arttıkça kürk tarafından absorbe edilen miktar da artar ve 25rg/lt. FeSO, de limitine ulaşır.

 

         BİKROMATLARLA MORDANLAMA

 

            Mordan olarak sodyum ve potasyum bikromat özellikle oksidasyon boyalarında yaygın olarak kullanılmaktadır. Daha önce işaret edildiği gibi, 3 değerli krom sepisinde kullanılır ve kürklü derinin deri kısmı tarafından kürk kısmına nazaran daha fazla alınır. Bu sebepten 3 değerli krom, krom şapı veya krom sülfat formunda mordan olarak geniş çapta kullanılmaz. Kromat veya bikromat formunda 6 değerli krom tercih edilir. Krom bileşikleri belirli boya maddeleri ile kompleks meydana getirir. Bikromatla Mordanlama, demirle mordanlamada olduğu gibi stabilizatörler (örneğin organik asitler) muvacehesinde yapılır ve pH alkali ilavesi ile ayarlanabilir. 7 den yüksek pH larda bikromat kroma dönüşür. Böylece bikromat ve alkali yerine kromat kullanabilir.  

         Tipik bir mordanlitreye 1 gr. Potasyum bikromat + 0.5 gr. Krem tartardan ibarettir. Bikromat mordanlamayı boyama takip ederse 2 olay meydana gelir.

 

         1. Oksidasyon, 2. oksidasyon ürünü ile renkli lak meydana gelmesi.

 

         Bikromat mordanlarda kromun alışını aşağıdaki faktörler tayin eder.

        

         1. Bikromatlarla mordanlamada sonraki yıkama ile   sadece az bir miktar giderilebilir. Böylece kromla keratin arasında oldukça stabil bir kombinasyon vardır. Pratikte dikromatlarda mordanlamadan sonra su giderme yaygındır.

 

         2. Absorbe edilen krom miktarı pH yağ bağlıdır. Mordan ne kadar asitli olursa, belirli sınırlar içinde etkisi o kadar kesiftir.

         3. Belirli limitler içinde absorbsiyon nisbidir ve oldukça kısa bir immersiyon süresi gerektirir. Takriben 6 saatten sonra absorbsiyon vukuu bulmaz.

         4. Sıcaklık, kürk işlemesinde uygulanan sıcaklık limitleri içinde krom absorbsiyonu bakımından pek az rol oynar. Kromla mordanlamanın oksidasyon boyaları ile boyamada kendine has bir yeri vardır. Çünkü bikromatın kendisi bir oksitleyici maddedir. Ancak bu oksidasyon boyamasında boyanın meydana gelmesi için yeterli değildir. Her zaman için ilave hidrojen peroksit gerekir.

 

         Renklerin istenilen şekilde elde edilmesini sağlamak için pek az miktarda bikromat yeterlidir. Daha fazla miktarlar kullanılırsa boya çok çabuk oluşacağından life nüfuz edemez. Boya bu gibi hallerde liflerin sathında, bilhassa kalın ve sert liflerin sathında çökelir.

         Mordanlayıcının pH sı kuvvetli asit bölgede ise kromik asit teşekkül edebilir. Bu sadece süratli bir oksidasyona yol açmakla kalmayıp aynı zamanda büyük boya partiküllerinin teşekkülüne de sebep olur. Keratini sertleştirir ve hermabilitesini=(geçirgenliğini azaltır). Büyük boya partikülleri life nüfuz edemez ve sadece kütikül tabakası boyanır. Bu durumda daha kalın olan üst lifler alt liflere nazaran daha açık boyanır ve kürkün görünümü bozulur. Zayıf asidik veya nötr bikromat mordanlarda kromik asit teşekkül etmez. Oksidasyon daha ağır yürür. Böylece boya partikülleri liflere uniform şekilde nüfuz edebilecek durumda teşekkül ederek iyi bir boya sağlanmış olur.

 

 

         BAKIRLA MORDANLAMA

 

            Hayvansal liflerin eski boyama reçetelerinde sadece basit bazik asetat değil aynı zamanda mavi vitriol (bakır sülfat) CuSo 5   H 2 O da zikredilmekte idi. Aşağıdaki   3 özellik bakır tuzlarının mordan olarak kullanılmasını sağlar.

        

         1. Tabii ve sentetik boyarmaddelerle kompleks bileşikler meydana getirebilirler.

         2. Çok az miktarlarda dahi kimyasal reaksiyonları, özellikle oksidasyon işlemini hızlandırırlar.

         3. Kendi kendine oksitleyici özelliğe sahiptirler.

 

         Aslında bakır mordanın etkisi o kadar kuvvetlidir ki bu özellik bakırın sadece koyu renkler, özellikle siyah boyamalar için kullanılmasını zorlar.

         Bakır tuzları bakkam ağacı ile siyah boyamada özel bir önem taşır.

         Oksidasyon boyaması için 3 gr./lt. bakır sülfat ve 1.5 ml./lt. asetik asit (%30) tipik bir mordandır. Bilhassa siyah renklerde tercih edilebilir. Bakır mordanlarda aşağıdaki faktörler ilişkilidir;

 

         1. Yıkama, etkisini azaltmaz, yani bakır-keratin kombinasyonu stabildir.

         2. Bakırla mordanlamada en uygun pH 4.8dir.

         3. Kürk işlemede uygulanan sıcaklık değişiminden absorbsiyon etkilenmez.

         4. Litreye 4 gr. Bakır sülfattan daha fazla kullanmanın bir avantajı yoktur.

         5. Absorbsiyon süratle vukuu bulur. Absorbe edilen miktar 4-18 saat sabit kalır. Bundan sonra bir miktar artar.

         Her ne kadar şap veya alüminyum sülfat, mordan madde olarak tarif edilirse de pek az kullanılır. Yıkama ile kürkten kolaylıkla giderilebilir. Alüminyum piklajı esnasında az miktarda fikse olursa da etkisi önemsizdir.

         Pratikte mordanlar 26-38°C ler arasında uygulanır. İmmersiyon süresi bikromat için 3 saat gibi kısa, demir (ferro) mordanlar için ise 48 saat gibi uzun bir süredir. pH kontrolü son derece önemlidir. Boyacı konsantrasyonu zamanı, sıcaklığı ve pH yi işlemenin ve kürklü derinin durumuna göre seçer.

         Mordanlar sadece boyanın ortaya çıkmasını sağlamakla kalmazlar, aynı zamanda nihai renk üzerinde de etki ederler. Mesela aynı boya bikromatla sarımsı parlak, bakırla koyu ve yeşilimsi, demirle mat ve mavimsi teşekkül eder. Mordanları karışık kullanmakla çok geniş bir renk varyasyonları elde edilebilir. Ancak bikromat ve demir sülfat birlikte kullanılmaz.

 

 

         BOYAMA

 

            Kürklerin boyanması, işlenen malın durumuna ve uygulanan metodlara göre;

 

         a) Sepiden önce

         b) Sepi esnasında

         c) Sepiden sonra yapılabilir.

 

         Uygulanan boyama metodları da 4 gruba ayrılır;

 

         1. Batırma boyama

         2. Sürme boyama

         3. Püskürtme boyama

         4. Baskı boyama

 

         Batırma boyama pervaneli teknede ve astardan sonra yapılır.

         Sürme ve püskürtme boyama fırça ve pistole ile yapılır. Genellikle uzun lifli kürklerde kürk uçlarını boyamak veya çubuk çekme maksadıyla tatbik edilir.

         Baskı. Ocelot ve leopar gibi çok pahalı kürklerin taklit edilmesi için bilhassa koyun, kuzu ve tavşan kürkleri üzerine yapılır.

         Diğer taraftan kürk boyacılığında 4 sınıf boya veya boyarmadde kullanılmaktadır. Bunlar;

 

         a) Bitkisel boyalar

         b) Mineral veya organik boyalar

         c) Oksidasyon boyaları yahut hakiki kürk boyaları (organik sentetik ara ürünler)

         d) Yüksek temperatür boyaları (bunlar tekstil endüstrisinde kullanılır ve (c) deki boyaların tatbik edildikleri sıcaklıkta tatbik edilirler. Asit, bazik, vat, premetalize ve dispers boyalar arasından seçilirler).

 

         Ticarette boyarmaddeler belirli fabrika markaları ile piyasaya sevk edilirler. Bu markalar için ekseriye değişik isimler seçilir. Bu isimler pek ender olarak boyarmaddenin kimyasal bileşeni ile ilgilidir.çok defa ticari rekabet nedeni ile aynı boyarmaddenin muhtelif fabrikalar tarafından başka isimlerle veya farklı boyarmaddenin aynı adla ticarete sevk edildiği olur. Bundan başka bu isimlere çoğu zaman gelişi güzel   seçilen harfler de ilave edilir ki, bu harfler bazen de kimyasal yapısına delalet edebilir. Diğer taraftan boyarmaddeyi imal eden fabrikanın ismi de parantez içinde belirtilir.

 

         BİTKİSEL BOYALAR

 

            Taneler ve odun boyaları bitkisel boyarın önemli iki grubunu oluştururlar. Mazıdan elde edilen gollotaneler ve parçalanma ürünleri olan tannik asit, gallik asit ve pyrogallor, demir mordanlarla mavi renk husule getirirler.

         Gambierin temsil ettiği kateşol taninle ve onun ürünü olan pirokateşol, demir tuzları ile yeşilimsi mavi renk verirler. Toz haline getirilmiş veya ekstrakte sumak %25 gallo tanin ihtiva eder.

         Odun boyaları hakiki renkli maddeleri ihtiva eder. Bunların en tanınanı morbakkam zamanımızın en önemli ticari tabii boyasıdır. Diğerleri fustik (sarı) redwood (Brezilya veya Lima odunu) (kırmızı veya kahverengi tonlar) ve turmarik (sarı) renk verir.

         Ticarette kampej adı altında satılan marbakkam birçok kürklerde özellikle karagül kürklerinde siyah boyamanın esasını teşkil eder. Bu Batı İndia’da, Meksika’da ve Güney Amerika’nın bazı bölgelerinde yetişen bir ağaçtan (Haematxylon campechianum) elde edilir. Fransızcada “bois de campeche” Almancada “Blauholz” adı verilir. Kütük, cips, Ekstrakt veya katı halde pazarlanır. Aktif maddesi bir hematoksilen glikosidtir ki bu büyük çapta fermantasyon ve oksidasyonla hematine dönüşür. Esas boyayıcı madde budur. Bu madde alüminyum tuzları ile mor, bakır tuzları ile mavi, demir ve krom tuzları ile siyah renk meydana getirir.

         Tekstil maddelerinin siyaha boyanmasında   kampej ve bikromat kaynama noktasına yakın sıcaklıkta kullanılır. Bu sıcaklıklar kürk boyacılığında uygulanamayacağı için kampej daha küçük sıcaklıklarda tatbik edilir ve metal ilavesi olarak bakır tuzları kullanılır. Kampej-bakır kombinasyonu özellikle astragan boyacılığında uzun süre en önemli yer işgal etmiş ve bir sır olarak kalmıştır. 1946 da İngiltere’de karagül kuzularının boyanması için Alman kürk boyacılığı üzerinde tipik bir rapor ortaya koyulmuştur. Bu rapora göre 10 gr. Sumak yaprağı, 20 gr. Sert kampej ekstrakı, 3.3 gr. Ham mazı, 0.25 gr. Bakır sülfat, 12.75 gr. Demir sülfat ve 2.5 gr. Mavi vitriyol şeklinde idi. Bu maddeler, yukarıdaki sıraya göre yarımşar saat ara ile kaynar suda çözündürülür. Bakır sülfat önceki gün ayrı olarak eritilir. İlk üç madde metal bir elekten elenerek kaynayan eriğe konur ve kullanılmadan iki gün önce hazırlanır. Kürkler 30-35°C deki boya banyosuna daldırılır ve zaman zaman çıkarılarak oksidasyonun meydana gelmesi sağlanır.

         Morbakkam boyaması ile ilgili olarak Stather, Hereld ve Walter (1959) tarafında yapılan bir araştırmada değişen oranlarda kampej ve mazı, demir asetat ve sülfat, bakır asetat ve sülfat, demir tozu ve bakır sülfat kullanılmıştır. Araştırmacıların elde ettikleri sonuca göre işlem esas itibarı ile renksiz hematoklin in havada oksitlenerek hematine dönüşmesine dayanmaktadır. Tavsiye edilen optimum miktar litreye 20 gr. Morbakkamdır. Bu miktar arttıkça sürtünme haslığı azalmaktadır. En uygun pH 2.5-3.5 arasındadır. Mazı, tannin ve sumak birbirlerinin yerine kullanılabilir. Siyah boyamayı geliştirmek için turmerik ihtiva eden çeşitli formüller geliştirilmiştir.

         Turmerik, “curcuma lunga“ adı verilen bir bitkini yer altı sistemlerinden elde edilir. Selüloz, gum, nişasta, mineral madde, uçucu yağ, kahverenkli ve curcumin adı verilen bir madde ihtiva eder. Bu alüminyum tuzları ile açık kahverengi, demir ve kromla yağ yeşili-kahverenk vermektedir.

         Brazil wood veya Lime wood olarak bilinen red wood da “caesalpine” ağacından elde edilir. Bu, krom mordanlarda kırmızımsı-mor’dan kahverengiye kadar değişen renkler verir. Fakat haslığı çok düşüktür. Esas boyayıcı maddesi strüktür bakımından haemotoksline benzeyen “burasilin” olup oksitlenerek “brasilein” e dönüşür.

         Meksika’da yetişen “ctlorophora tinctoria” adlı bir ağaçtan elde edilen fustikin esas boyama maddesi ile sarı renkli morindir. Fustik aynı zamanda “sarı odun” veya “cuba odunu” olarak da bilinir. Boyacı meşesi=Quercus tincetoria dan elde edilen guercitron la sarı boya elde edilir. Bu bitkisel boyalar,taninlerle renk tonları elde etmek için çeşitli kombinasyonlarda kullanılmışlardır. Fakat bugün yerlerinin hemen hemen tamamem modern oksidasyon boyalarına terk etmişlerdir. Bununla beraber kürk boyacılığında hala kullanılmaktadırlar.

 

         MİNERAL BOYALAR

 

         Her ne kadar bir zamanlar kürklü deriler demir veya mangenez oksit gibi inorganik pigmentlerle renklendirilmişlerse de bugün için boyamada inorganik materyali tek bir tatbikatı vardır. Bu da eriyebilir kuşun tuzlarıdır. Bu madde kuzu derilerine iki tonlu gri, tavşan derilerine Şinşilla görünümü vermekte kullanılır. Bu boyamanın esası, kürk lifinde kurşun sülfat veya polysülfitlerin çökelmesidir. Bir kürk lifi kuvvetli bir alkali ile muamele edildiği zaman sülfür veya sülfidril grupları serbest hale geçerek çözünebilir. Kurşun tuzları ile birleşir ve açık kahverengi bir renk elde edilebilir. Bu renk beyazlatılabilir.Kurşun tuzları ile daha koyu renkler elde edebilmek için, sülfit kökleri ihtiva eden develope edicilere = geliştiricilere ihtiyaç vardır. Bu maksatla 2 metod uygulanır;

 

         1. Tek banyo sistemi

         2. Ayrı bir banyoda uygulanan “hidrojen sülfit” metodu

 

         Tek banyo sisteminde çözülen bir kurşun tuzu asetat veya nitrat ve redüksiyon maddelerin karşılaştırılır ve kürklü deriler bu banyoya daldırılır. Böylece lifte ağır bir sülfit=presibitasyonu ve kurşun polisülfat kompleksi yer alır. pH, süre, sıcaklık konsantrasyon ve işlenen maddenin miktarına bağlı olarak siyah, koyu ve açık gri, kahverengi, bronz, bej tonları elde edilebilir. Renk, kısmen kurşun sülfit akregatlarının boyutlarına ve kısmende kimyasal strüktürlerine bağlıdır.

         Hidrojen sülfit metodu ise, kürklü deriyi eriyebilir gümüş tuzları ile mordanlayıp kurşunu çöktürme ile sülfit halinde fikse edip sodyum veya aminyum sülfit yahut serbest hidrojen sülfit lt, develope etmek esasına dayanır. Bu develokma süratli olup konsantrasyon ve pH nın ayarlanması ile çok koyu elde edilebilir. Bu boyamanın yapılabilmesi için özel kapaklı teknelere ihtiyaç vardır.   Çünkü boyama esasında meydana gelen H 2 S kötü kokulu ve toksiktir. Banyo süresinin uzatılmasının tehlikesi vardır. Çünkü sülfitler keratine zarar verir ve lifin bozulmasına sebep olabilir.

         İki renk efekti elde edebilmek için bir beyazlatma (deşarz) eriyiği fırça veya tabanca ile kürkün üst kısmına sürülür veya püskürtülür. Bu, genellikle bir asit-hidrojen peroksit karışımı veya hidrolorik asit olup, kurşun sülfiti beyaz, çözünmez kurşun sülfat veya kloride dönüştürür. Üç renk efekti, örneğin şinşila veya raccoon taklidi için deşarz edilmiş kısım oksidasyon boyaları ile boyanır.

         Kurşunla boyamada aynen eski resimlerde olduğu gibi beyaz kurşun pigmentlerinin sarıya dönüşmesi tehlikesi mevcuttur. Kükürt bileşikleri atmosferde çözünmez. Kurşun sülfatı sülfit haline dönüştürür. Bununla beraber diskolorasyonu geciktiren çeşitli kimyasal maddeler vardır.

 

         OKSİDASYON BOYALARI

 

            Bugün için kükürtlü derilerin boyanmasında en önemli boyalar oksidasyon boyaları olup bu boyalar tabii orjinli boyaların yerini hemen hemen tamamıyla almış durumdadır. Oksidasyon boyaları organik aromatik ara ürünler olup nispeten düşük molekül ağırlığına ve basit strüktüre sahiptir. Böylece kürk liflerine düşük sıcaklıklarda kolaylıkla nüfuz edebilme özelliğine haizdirler. Kendileri renkli maddeler olmayıp oksidasyona dayalı olarak kürk lifi içinde renkli hale dönüşürler ve bu sebepten oksidasyon boyaları adını alırlar.

         Kürklü derilerin boyanmasında sıcaklık, derinin büzülme temperatürü ile sınırlı olduğu için, 26-46°C ler arasında etkili olmaları bakımından oksidasyon boyalarının büyük avantajları bulunmaktadır.

         Oksidasyon boyalarının örtme özellikleri çok yüksek, fakat haslıkları tekstil boyalarına nazaran biraz azdır. Oksidasyon boyaları 1888 den beri kullanılmakta olup bunların yerini tutabilecek başka boyalar henüz bulunmamıştır. Kimyasal olarak diyamin veya amino fenoller   olup benzen ve naftelin hidroksit türevleridir. Oksidasyon boyaları ile soluk bejden siyaha kadar, gri ve mavi dahil bütün renkler elde edilebilir. Bazı kombinasyonlarla parlak kırmızı, mavi ve yeşil renklerin elde edilmesi de mümkündür.

         Boyama reçetelerinde eldeki boyaya göre değişen konsantrasyonlarda litreye 1gr. dan az veya   10gr. kadar kullanmakla istenilen renkler elde edilebilir. En çok kullanılan oksitleyici madde hidrojen peroksit olup, boya banyosuna boyama ağırlığına göre nisbi miktarlarda verilir. Boyama sıcaklığı 26-40 °C ler arasında değişir. 30°C normaldir. Boyama süresi ise İ-8, bazı hallerde 12 saattir. 3-5 saat normaldir. 8 saatten sonraki süre pek az avantaj sağlar. Bütün boyamalarda olduğu gibi oksidasyon boyamalarında da pH en önemli faktörlerden biridir. Bundan dolayı pH yı devamlı ölçmek gerekir. Bu maksatla aşağıdaki cetvel göz önüne alınmalıdır.

 

         Siyah          : pH 7 nin altına düşmemelidir.

         Kahverengi : pH 8 in altına düşmemelidir.

         Gri              : pH 6 nın altına düşmemelidir.

 

         Tekstil boyacılığında tatbik edilebilen esas renklerin (kırmızı, mavi, sarı) karıştırılması kürk boyacılığında, oksidasyon boyalarında tatbik edilemez. Çeşitli oksidasyon boyalarının karıştırılması ile değişik renkler elde edilebilir. Tonlar üzerinde çeşitli mordanlar ve değişik pH larda çalışmakla değişikler sağlanabilir. Ancak oksidasyon boyalarının karışımının kimyası kompkeks olup henüz tamamıyla aydınlatılamamıştır. Oksidasyon boyalarının lif üzerindeki stabilitesi sade öldürme, Mordanlama gibi hazırlık işlemlerine değil, aynı zamanda boyamadan sonraki işlemlere de bağlıdır. Mesela boyanmış kürkün yıkanması son derece önemlidir. Çünkü lif üzerindeki alkali kalıntıları müteakip oksidasyonu hızlandırır. Liften giderilmemiş olan bakır ve demir oksitler de katalitik etki göstererek, ışığa maruz bırakıldığında oksidasyonun süratini (derecesini) arttırırlar.

         Oksidasyon boyaları çeşitli isimler altında astılırlar. Orijinal ve en meşhurları “Ursol” dur. Bu isim Almanya’da ilk üretici firma AGFA tarafından verilen isimdir. Ursol ismi bugün Doğu Almanya’da VEB Wolfen tarafından kullanılmaktadır. Keza Batı Almanya’da da BASF tarafından “BASF Urso” ismi altında imal edilmektedir. Diğer isimler “NAKO” (Hoechst), “Durafur” (ICI), “Furrine” (Ciba clayton),”Fouramin”, “Renol” dir. Hepsinde de ticari isme eklenmiş (D,P,Z,G, vs. gibi) harflar kullanılır. Oksidasyon kürk boyalarının en önemlisi para-fenilen daimin (Ursol D, Durafur Black R, Fourine D veya 1) dir ki, bu boya oksidasyon boya reçetelerinin büyük bir kısmının esasını teşkil eder. Bu boyanın kullanılmasına ait ilk patent Paris’te “Monnet ve Cie” tarafından saç boyamacılığı için 1883 de alınmıştır. Bu patent, Halle Üniversitesinde Prof. Ernst Erdmanın yeni keşfedilmiş organik bileşiklerin hayvansal liflerin boyaması üzerindeki araştırmalarına dayanmaktadır.

         Kürk lifleri üzerindeki orijinal patent ise Almanya’da 1888 de Dr. Hugo Erdman (Ernst Erdman’ın kardeşi) tarafından alınmıştır.

         Berlin’de (A G F A) firması bu metodu kürklü derilerin boyanmasına tatbik ederek 1894 de, Perkins’in Anilin boyarmaddesini keşfinden takriben 50 yıl sonra ilk Ursol boyalarını piyasaya çıkardı. İsim Latince de ursus=ayı ve sol=tuz kelimelerinden meydana getirilmiştir. İlk üç boya; Ursol D siyah, Ursol P kırmızı-kahverengi, Ursol L sarı- kahverengi renkler içindir.

         Kimyasal olarak saf haldeki parafenilendiamin renksizdir. Ticarette satılanı ise yüzeysel oksitlenme neticesi hafif renklidir. Suda kolaylıkla çözünür ve en iyi oksidasyon maddesi hidrojen peroksittir. Çünkü H 2 O 2  oksijenini vererek boya banyosuna sadece H 2 O dahil olmuştur. Parafenilen daiminin oksidasyonu bu işlemde ilk safha kinon di-imin teşekkülüdür ki, bu çok az stabildir.

         Dermatitis ve diğer alerjilere sebep olan maddenin kinon di-imin olduğuna inanılmaktadır. Süratle para fenilendiaminin öteki molekülleri ile kondanse olursa yüksek moleküllü Bandrowski bazını meydana getirir.

         Bu maddeye, 1889 da ilk defa identifiye eden Rus kimyacısının adı verilmiştir. Bu madde koyu renkli, erime noktası 230-230°C olan bir maddedir. Daha sonraki intermoleküler düzenlerle bir azin meydana gelir ki, bu muhtemelen 3 moleküllü paramin odifenilamin’in leucu bileşiğidir.

         Daha sonraki oksidasyonla bir kininoid veya parafenilen daiminin daha kompleks bileşikleri meydana gelir. pH 7 ye kadar, açık saman renginden koyu menekşe rengine kadar olan renkler meydana gelir. Oksitleyici maddenin yapısı ve oksidasyonun süresi son ürünü etkiler.

         Bandrowski bazı suda çözünmez. Fakat sulandırılmış süspansiyon, beyaz bir kürkü, kaynama sıcaklığında menekşe mavi renge boyar. Bazın piridindeki solüsyonu kürkü koyu menekşe-siyaha boyar. Para fenilen daimin ve hidrojen peroksitle 1-4 saat içinde yapılan boyamalarında eğer kürk daha sonra 48-96 saat hidrojen peroksitle muamele edilecek olursa 2-4 ay açık havada tutulursa kahverengi veya kırmızımsı kahverengine döner bu dekolorize edilemez ve redükleyici maddelere dayanıklıdır. Yapılan denemeler fazla peroksit mevcudiyetine dahi sarfiyatın teorik olarak %30 olduğunu göstermiştir. Parafenilen daiminin %50 si değişmeden kalır ve %20 residüidentifiye edilemez.

         Parafenilen daiminin pratikte kullanılan 2 eş değeri para-amino dimetil anilin, Ursol AL veya Durafur Grey N adı altında satılır ve çözülebilir sülfat formundadır. Klor subsitue parafenilen daimine SO olarak isimlendirilir.

         Parafenilen daimin bazen dihidroklorid olarak satılır ve bu asit-tuz formunda kullanılırsa boya banyosuna asidi nötralize edecek miktarda amonyak ilavesi tavsiye olunur.

         Oksidasyon boyaları tek başlarına nadiren kullanılırlar. 2 veya 3 ü “Develope” edici adı verilen benzen ve naftalinin hidoksid türevleri olan maddelerle birlikte kullanılır. Mesela parafenilen daimin ve meta tolulen daimin (Ursol 2G) bir zamanlar mavi veya siyah renk elde etmekte kullanılmıştır. Ticarette %60 parafenilen daimin %40 meta tolulen diamin karışımı Ursol DB adı altında satılır. Oksidasyonla bir indamin (tolulen mavisi) teşekkül eder.

         Bu mavi pek dayanıklı olmayıp daha fazla oksidasyonla süratle tolulen kırmızısına dönüşür.

         Eğer meta daimin içindeki metil grupları bir metoksi veya etoxy grubu ile sübstitue olursa daha has karışımlar elde edilir.

         Paraamino fenol ve Diamino anisol kombinasyonu parlak kırmızı renkler meydana getirir. Kısmen alkil veya para daimin (bir amino N indamin meydana gelebilmesi için daima serbest olmalıdır). Mavi ve grimsi mavi renkler meydana getirir. Bu renkler özellikle meta dimetil anilin (Ursol AL veya Durafur Orange N ) ve paramino difenilamin (Ursul Grey B veya Durafur Grey BN) kombine edildiği zaman oldukça hastır.

 

         URSATİN’LER

 

            Oksidasyon boyalarına ilave edilebilecek yegane seri 1933 yılında geliştirilmiş olan “Ursatin” serisi (I.G) olup eski bir AGFA patentine dayandırılmıştır. Para-amino difenilaminle 1.5 dihidronaftalenin karışımından mavi tonlar elde edilmektedir. Bu boyamanın gayesi geleneksel odun boyaları ile elde edilen siyah rengi elde etmektir.

         Oksinaftalenlerin aromatik veya heterosiklik aminlerle stabil, tuza benzer bileşikler meydana getirme özelliklerini ortaya koydukları anlaşılmaktadır. Bunlar çok kötü çözünen maddeler olup ince dispersiyonlar şeklinde imal edilirler ve emulsifiyelerle karışık halde ticarete sevk edilir. Ursoller oksidasyonda tam olarak tarif edilmeyen renkler hasıl ettiği halde, ursatinler kuvvetli bikromat mordanlarla stabil sonuçlar verirler. Ursollere nazaran ışık, depolama ve ütü haslığı bakımından daha üstündürler.

         Meta daiminler ve substitue diaminlerle bunlara mümasil ürünler meydana gelir. Meta daiminler kahverengi renk hasıl ederler. Para daiminler mavi, menekşe verir ve benzer halkasındaki substituanlarla yeşil maviye dönüştürülebilir. Bazı şartlar altında tatminkar sonuçlar elde edilebilmesine rağmen Ursollerle Ursatinlerin karıştırılması tavsiye edilmemektedir. Çünkü karışımlardan elde edilen renklerin haslıkları düşüktür.

         Amino ve oksi türevleri tercihen moleküler miktarlarda olmalıdır. Oksidasyon boyaları ve bunların ara ürünleri ile kürk boyacısının elinde değişik renkler elde etmek bakımından çok geniş imkan bulunmuş olmaktadır. Konsantrasyon, mordanın tipi, boyama süresi, boya banyosunun pH ı gibi faktürlerin her biri sonuçta elde edilecek renk üzerine etkilidir.

 

 

 

         ANİLİN SİYAHI

 

            Her ne kadar anilin kimyaca bir oksidasyon boyası olarak görülürse de kürklü derilerin boyanmasındaki kullanışı farklı olduğundan ayrı incelenir. Kürklü derilerin boyanmasındaki kullanışı farklı olduğundan ayrı incelenir. Çünkü bu boya daldırma metodu ile uygulanmaz. Fırça ile tatbik edilir. Anilin siyahı, oksidasyon boyasının lif içinde meydana gelişinin tipik bir örneğidir. Tekstil alanında anilin hidrokloridin çözünür formunda 1860 dan beri kullanılmaktadır.

         Kuvvetli asidik tabiatı, anilin siyahı ile boyama metodunun kürk boyacılığında daldırma suretiyle tatbikatını önlemektir. Çünkü bu durumda kürkün deri kısmı önemli derecede zarar görebilir..

         Anilin siyahının kürklere fırça ile tatbiki 1890 yıllarında Fransa’da olmuştur. İlk defa kırkılmış tavşanlarda kullanılmış, daha sonra ayı balıklarında tatbik edilmiştir. Tam bir siyah elde edebilmek için boyamayı birkaç defa tekrarlamak ve her tatbikattan sonra havada oksitlenmeye bırakmak gerektiği anlaşılmıştır.

         Bu metodla kürkün yüzey kısmı parlak ve tam bir siyah renk elde edilebilmektedir. Boyamanın tamamlanması için kürkün alt kısımlarının renginin geleneksel oksidasyon boyalarıyla veya kampejle doldurulması gerekir.

         Anilin siyahı ile uç boyamasının esası anilin hidrokloridin kloratla, bikromatlar, per tuzları gibi oksitleyici maddelerle birlikte bakır tuzları, vanadyum veya ceriumun katalizörlüğünde yapılan boyamaya dayanır. Bazen oksidasyonu hızlandırmak için daiminler ilave edilir. Nihai ürün indamin ve azinlerin kompleks bir karışımından ibarettir. Oksidasyonun ilerlemesiyle renkte meydana gelen değişmelere işaret etmek üzere bir seri ara ürün izole edilmiştir. Oksidasyonun safhaları şu şekildedir;

 

         1. Leuco emeraldin (amorf renksiz bir baz, ağır oksitlenir).

         2. Proto emeraldin (bir mono-kininoiddir). Menekşe rengi bir madde olup sarı-yeşil tuz meydana getirir.

         3. Emeraldin (bir dikininoid safhası mavi-viole, yeşil tuz meydana getirir).

         4. Nigranilin (tri kininoid safhası, koyu mavi bir baz, mavi tuz meydana getirir).

         5. Perinigranilin (tetra kininoid mor baz, mor tuz meydana getirir).

 

         Beşinci safhada anilinle ve diğer aminlerle konzasyonla veya daha fazla oksidasyonla yeşilleşmemiş bir siyah elde edilir ki, bu renk ışığa, asitlere ve depolamaya tamamıyla hastır. Anilin siyahı yüksek parlaklığa sahip ayı balığı, kırkılmış tavşan, misk faresi, kunduz ve su samuru boyamada geniş çapta kullanılır.

         Aniline birkaç defa sürme suretiyle elde edilen siyaha başka bir metodla elde edilen siyah hiçbir zaman uymaz. Dezavantajları ise: (1) işçiliği fazladır. Çünkü her bir deriye hiç olmazsa 3-5 defa boya tatbik etmek gerekir. (2) kuvvetli asit materyalin deri üzerinde zararlı etkisi olabilir. Son zamanlarda uç boyaması yapan makineler de geliştirilmiştir.

 

         YÜKSEK TEMPERATÜR BOYALARI

 

            Uzun yıllar kürk boyacıları pamuk, yün ve yapma liflerin boyanmasında kullanılan boyaların kürk boyacılığında da kullanılabilme imkanları üzerinde durmuşlardır. Zaman zaman tekstil boyalarından bazıları kürklü derilere de tatbik edilmiştir. Tekstil boyalarından pek azı kürk liflerine nüfuz edilebilecek kadar küçük moleküle sahiptirler bunların da tatbikatı yüksek sıcaklıklarda olmaktadır. Tekstil boyalarının çoğu 100°C civarında tatbik edilir. Tabii ki, bu sıcaklıkta bir tatbikat kürklü deriler için söz konusu değildir. Çünkü derinin maksimum büzülme temperatürü optimum krom işlentisi ile bile 88°C civarındadır. Pratikte 83°C yi geçmek emniyetli olamamaktadır. Aksi taktirde derinin büzülme tehlikesi mevcuttur. Bu büzülme dericilikte “yanma” adı verilmekte ve bu durum bir kürkün tekrar normal hale getirilmesi mümkün olmamaktadır. Bu sebeple seçilecek yüksek temperatür boyalarının 80°C de iyi bir örtme özelliğine sahip olmaları gerekir.

         1919 dan itibaren çeşitli tekstil boyaları kürk boyacılığında kullanılmak üzere piyasaya çıkarılmışsa da 1930 yılına kadar kürk boyacılarının dikkatini çekmemiştir. 1919 da AFGA “Phantasy” adlı kürk boyalarını piyasaya çıkardı. Bunlar çeşitli bazik, asidik, krom me metakrom boyaları idi. 1922 de Hoecshst asit, bazik ve yün vat boyalarını, 1925 de Casella asit, krom ve bazik boyalar ileri sürdü. 1928 de IG Farben asit, bazik ve dispers boyaları piyasaya çıkarak kürklü deriler için tavsiye etti. Yüksek temperatür boyaları kürk üzerinde ilk defa 1930 yılında Leipzig 1. kürk ticaret fuarında sergilendi. Tatbiki krom sepisi yapılmış bir kürkün özel asit boyaları ile glauber tuzu ve asit muvacehesinde boyanmasından ibarettir. Bu şekilde beyaz kürkler üzerinde parlak renkler elde etmek mümkün olmakta idi. Ancak kürkçülükte tercih edilen gri, kahverengi, bej gibi tonları elde etmek, asit boyaları birbirleri ile karıştırmak sureti ile de mümkün olmakta idi. Yani bu boyaların alçak sıcaklıkta tatbik edilen boyalarla rekabet edebilmesi söz konusu değildir. Kırmızı, sarı, mavi ve yeşil gibi canlı renkler, tavşan, kuzu, beyaz tilki gibi kürklerde sadece, terlik, halı ve giyim eşyalarında garnitür olarak kullanılma yeri bulabiliyordu.

 

         KÜP BOYALARI

 

            Bu boyaların kürk boyacılığında kullanılması 1916 dan beri bilinmektedir. Bu alandaki ilk ilerleme 1946 da IG Farben tarafından Indantren Printing Black B’nin tavsiye edilmesi ile sağlandı. Bu boya kuzu, koyun ve oğlak derilerinde gri bir renk meydana getirmekte idi. Boyama metodu şu şekilde idi. Re-kromlardan sonra, litreye 3 ml. Amonyak (0.880) ve 0.3 gr. sodyum hidrosülfitle 40°C de 1-2 saat öldürme, litreye0.75 gr. boya, 0.6 gr. glue=tutkal 0.8 ml. Amonyak (0.880) ve 0.8 gr. sodyum hidrosülfit hesabıyla 50°C de 1-2 saatte tatbik edilmekte idi. Boyama için 5 gr. boya patı 30 ml. suda eritilir ve 1.5 ml. kostik soda solüsyonu (40°C Be) ve 0.35 gr. sodyum hidrosülfit ilave edilerek 1 litreye tamamlanır. 5-10 dakika bekletilir. Meydana gelen eriyik sarı renkli olup mavi-gri bir boyama sağlar. Yüksek konsantrasyondaki alkali ve indirgen madde gerektiğinden, bu metod kürk lifleri için tahrip edici olabilir. Bu nedenle kürk boyacılığında kullanılabilecek küp boyalarının minimum kostik soda ve hidrosülfit gerektirenler arasından seçilmesi icab eder. 1952 de Hoechst tarafından bir seri vat boya üretilerek “Nako Echt dystuff” adı altında piyasaya çıkarıldı ve kürklü deriler için uygun bulundu. Bunlar gri, mavi-gri, kahverengi, kırmızı ve sarı renkli olup oksidasyon boyalarına nazaran 2-3 misli daha yüksek haslığa sahiptir.

         Bu boyalar suda çözünmez, fakat indirgenme ürünleri alkalilerde kolaylıkla çözünür ve bu formda kürk lifi tarafından absorbe edilebilir. İndirgen maddesi giderilir giderilmez orijinal çözünmez boya lif içinde oksidasyonla teşekkül eder ve boya bu suretle hapsedilmiş olur. Elde edilecek renk yıkamaya, sürtünmeye ışığa karşı has olup ancak kükürt dioksitten etkilenir. Sadece tamamıyla indirgenmiş boya absorbe edildiğinden boya banyosunda tam bir indirgenme vuku bulması esastır. Her suda çözülmüş halde oksijen bulunduğundan (normal hava basıncında ve 15°C civarında 100 lt. suda 5 gr.) boyanın bir kısmı önceden okside olur. Bunu önlemek için banyo alkali hidrosülfit ilavesiyle keskinleştirilir.

         Küp boyalarıyla koyun ve kuzu derilerinde 2 tonlu renk elde etmek bakımından geleneksel kurşun metoduna benzer bir tatbikat vardır. Bu usulde liflerin uç kısımlarına “resist” madde giderilir. Bu metodun avantajı işlemin basitliği ve boya banyosuna tahammül edebilecek “resist” maddelerin sayısı sınırlıdır. Bu maddelerden birisi Hoechst tarafından imal edilen Reservol C dir. BASF ın imal ettiği madde N-vinil laktanın bir polimer veya kopolimeridir. Bu madde oda sıcaklığında suda çözünür fakat yüksek sıcaklıklarda çözünmez.

 

         ASİT BOYALAR

 

            Asit boyalarla boyamada nitro, azo, trifenil metan, antrasen gibi farklı gruplardan seçilmiş bazı boyalar birlikte kullanılabilir. Boya banyosunda boyama seviyesini geliştirmek için ilaveler yapmak gerekebilir. Bunlar sülfirik asit, sülfatlar (Glauber tuzu) sodyum bisülfat ve formik asittir. Bu konudaki bir komplikasyon, kürklü derinin deri kısmının asit boyalarına karşı afinitesidir. Bazı asit boyalar krom tuzlarından, daha kuvvetli veya daha zayıf boyanacak şekilde etkilenirler.

         Bu sınıftaki en iyi boyalar arasında yün boyacılığında kullanılan metal kompleks boyalardır. Bu boyalar premetalize boyalar diye de bilinmektedir. 50-60°C sıcaklıklarda güzel tabii renkler meydana getirmektedirler. Başlıca 2 gruba ayrılırlar.

        

         1.1. Metal kompleks (1 boya 1 metal)

         2.1. Metal kompleks (2 boya 1 metal)

Boya azo tipinde olup sülfürik asit grupları ihtiva edebilir. 1. gruba “Neolanlar” ve “Palatine” 2. gruba ayrılanlar “Ortolan, Irgalan, Cıbalan ve Vialon” gibi ticari isimleri olan boyalar girer.

 

         BAZİK BOYALAR

 

            Bu boyaların ışık ve sürtünme haslıkları düşük olduğu için kürk boyacılığında kullanılmazlar. Deri kısmını kürk kısmına nazaran daha fazla boyarlar. Mamafih çok parlak boyalar olduklarından, parlaklığı arttırmak için oksidasyon boyalarına ilave edebilirler.

 

         DİSPERSE BOYALAR

 

            Bu boyalar hidrofibik lifler için özel olarak hazırlanmışlardır. Beyaz kürk üzerinde solgun renkler meydana getirirler. Tatbikleri kolaydır. 40°C civarında boyanabilir ve pastel renklerin elde edilmesine uygundurlar. Ütülenmeye duyarlıdırlar. Asit ve vat boyalara nazaran ışık haslıkları düşüktür. Bu gruba Celliton (BASF), Duranol ve dispersol (ICI) ve Cibacets   (CIBA) isimli boyalar dahildir. Yüksek temperatür boyaları çok has olmalarına karşılık çeşitli mahsurları yüzünden kullanılmaları sınırlıdır. Bu mahsurlardan birisi kürkün; yanmayı önlemek için krom veya rekromla işlenmiş olması mecburiyetidir. Bu da ağırlığı kaçınılmaz olarak arttırır. Buna rağmen kürk boyacıları yüksek temperatür boyalarını tatbik edebildikleri kadarı ile gittikçe artan şekilde kullanılmaktadırlar. Bu kategoride elverişli bir siyah boyanın piyasaya çıkarılmamış olmasına rağmen, bazı firmalar mavi ve oranj karışımı boya yapmaktadırlar. Bu boyalardan boya reçeteleri kürklü derinin kuru ağırlığı üzerinden ifade edilmektedir. Bu, oksidasyon boyalarındaki metodun aksidir. Yani litreye gr. şeklinde ifade edilmez. Oksidasyon boyalarından float nisbeti normal olarak 20:1 dir.

         Kürklü derilerin boyanması aynı banyoda farklı absorbsiyon özelliklerine sahip 2 ortamın bulunuşundan dolayı komplekstir. Yani boyalar ve diğer maddeler hem kürk hem de deri tarafından farklı nisbetlerde alınır. Bu nedenle boyalar bu husus dikkate alınarak seçilmelidir. Banyonun pH sı sıcaklık ve kullanılan yardımcı maddelerin her biri partiküllerin 2 ortamda dağılmasında ayrı ayrı rol oynarlar. Boyanın derecesi ırktan ırka değişen kollegen ve keratinin yapısı ile de etkilenir.

 

         UÇ BOYAMA

 

            Bu tabir, boyayı kürkün sadece üst kısmına yahut liflerin uç kısmın uygulamayı içerir. Pek çok durumda boyama. Daldırma usulü ile yapılır. Vizon ve sansar taklitlerinde üst liflerin uç kısımlarına uygulamayı içerir. Pek çok durumda boyama, daldırma usulü ile yapılır. Vizon ve sansar taklitlerinde üst liflerin uç kısımlarının, alt liflere nazaran daha koyu olması gerekir. Keza vizon, samur ve diğer kürklülerde olduğu gibi sırt boyunca daha koyu olması bir bant ihtiva ederler. Buna İngilizce “Stripe” Almanca “Grotzen” adı verilir. Bu görünüm “Striping” = “çubuk çekme” denen işlemle aynı boyayı kürklü derinin sırt kısmına farklı tatbik etmekle elde edilir.

         Uç boyama bilhassa uzun lifli kuzularda kürk uçlarını boyamak için kullanır. Açık renklerde 2-10 gr./lt. koyu renklerde 50gr/lt. boyaya (oksidasyon) ihtiyaç vardır. Boya banyosuna 1-3 ml./lt. Remol OK ilave edilir. Uçları boyanan kürkler, kürklü kısımları üst üste gelecek şekilde birkaç saat bekletilir.

         Eskiden uç boyamada odun boyaları kullanılırdı. Bunların yerini bugün hemen hemen tamamıyla oksidasyon boyaları almıştır. “uç boyama” için gerekli olan konsantrasyon, daldırma için gerekli olandan 5-20 defa daha fazladır. Buna bağlı olarak hidrojen peroksit miktarı da artar. Uç boyama yapılmış kürkler oksidasyonun meydana gelmesini sağlamak için uzun süre ıslak bırakılır.

         Uç boyamada kullanılan bir takım araçlar vardır. Bu maksatla çeşitli yumuşaklıkta veya sertlikte fırçalar, çok hassas uç boyamalar için tüyler kullanılır. Çubuk çekmek için, kompresörlü boya tabancası kullanılır. Ancak çubuk çekme ve uç boyama son derece ustalık ve dikkat isteyen işlemdir.

         Uç boyamada boyanın nüfuzunu kontrol altında tutabilmek için banyoya bazı ilave maddeler konur. Gum’lar, alginatlar gibi maddeler kalınlaştırıcı olarak kullanılır. Nüfuzu kolaylaştırmak için ise yüzey aktif maddelere ihtiyaç duyulur.

         Yüksek temperatür boyaları ile uç boyama buharlamaya (yani70-75°C sıcaklığa) dayanabilmeleri Bakımından ancak önceden krom sepilemesi tatbik edilmiş derilere tatbik edilir. Sprey=püskürtme şeklinde veya fırça ile tatbik edilen tekstil boyaları ise uzun lifli kuzu veya tavşan kürkleri için uygundur. Uygulamadan sonra uç boyama yapılmış kürkler 70-75°C lik sıcaklığa maruz bırakılırlar.

 

 

 

 

         BASKI

 

            Benekler veya diğer işaretler baskı ile elde edilir. Ocelot veya leopar taklitlerinin yapılmasında ağaç baskı kalıpları veya ipek yahut metal kalıplar kullanılır. Baskı yapılması için önce boyanın kalınlaştırılması gerekir. Bunun için tabii (Alginat) ve sentetik (selüloz) bileşikleri kullanılır. Ayrıca çekmeyi önleyici maddeler belli bir emülgatör (bunlar umumiyetle suda ve yağda, yahut yağda-suda çözünebilen tiplerdir) kullanılır. Ayarlanan boya çözeltisi içine bir miktar hidrojen peroksit ilave edilir. Kullanılan baskı metodları 3 ana gruba ayrılır.

 

         a) El ile yapılan baskı

         Çok basit olarak demir veya çinko-kurşun şablonlar kullanılır.

         b) Normal şekilde sentetik lifler ve metal liflerden meydana getirilir. Bunlar ışığa hassas preparasyonlardır.

         c) Metal baskı

        

         Ağaç veya metal levhalarla yapılan baskıdır. Çalışma prensibi genellikle bütün işlemlerde aynıdır. Hazırlanan şablon üzerinde gezdirilir. Ancak son zamanlarda bu maksatla özel baskı makineleri de hazırlanmıştır.

 

         BEYAZLATMA

 

            Kürklü derilerin beyazlatılmasının başlıca 2 gayesi vardır;

 

         1. Kürkün tabii beyazlığını arttırmak

         2. Renkli kürkleri, daha sonraki boyama işlemine hazırlamak üzere renklerini açmak veya beyaz kürk elde etmek.

 

         İkinci yol beyazdan gayri renklerde fazla kürklü deri bulunduğu için daha çok uygulanmaktadır.

 

         1. beyaz kürklü hayvanlarda, hayvan canlı iken ve postu elde edildikten sonraki çevre şartları saf beyaz kürk elde edilmesini güçleştirmektedir. Kürk liflerindeki proteinin fotokimyasal parçalanması, kürkün, hayvanın dışkı maddeleri ile boyanması, bakterilerin sebep olduğu lekeler her zaman beyaz vizon, ermin, beyaz tilki, kuzu vs. gibi hayvanların postlarında sarı veya turuncu lekelerin meydana gelmesine yol açmaktadır. Bu sebepten beyaz veya kısmen beyaz postların beyazlatılmasında mümkün olduğu kadar lekelerin ve yabancı giderilmesine çalışılır. Bu maksatla uygulanan metodlarda indirgen maddelerden yararlanılır. En eski metod, kükürt dioksit gazı kullanılmaktadır. Bunun için kürklü deriler uygun bir şekilde rutubetlendirilerek içinde kükürt yakılan kapalı odalara asılır veya odaya başka bir kaynaktan doğrudan doğruya SO 2 verilir. Postlar 12 saat bu odada bırakılır. Yeterince beyazlatma sağlanmamışsa işlem tekrarlanabilir. Bu metodun yerini kürklü derilerin daldırıldığı solüsyonlarda bisülfitler sülfit veya metasülfitler gibi sülfirik asidin çözünebilir tuzlarının kullanılması metodu almış durumdadır. Bunlar bir kükürt dioksit solüsyonu meydana getirirler. Kullanlıan diğer maddeler hidrosülfitler, sodyum ile leke ve boyalar bir dereceye kadar giderilebilir. Ancak kürk boyacılığında “optik beyazlatıcılar” ın kullanılmasıyla yavaş yavaş ortadan kalkmıştır.

         Bu metodun esası ışığı, ultraviyole bölgesinin yaıkından absorbe etmek ve mavi bölgede tekrar neşrederek beyazın görünümünü düzeltmek ve entansitesini arttırmaktır. Optik beyazlatıcı modellerin başka bir faydasıda vardır. Sarı renk mavi ışık ilavesi ile düzeltilebilir ve kürkten reflekte olan total ışık bu işleme tabii tutulmamış olana nazaran daha fazladır. İndirgen maddelerin bir dezavantajı renk veya beneklerdeki pigmentlerle leouco-bileşikleri meydana getirmesidir. Bunlar havada yavaş okside olurlar. Bu sebepten boya veya lekelerin sadece azaltılması değil liften mümkün olduğu kadar tamamıyla giderilmesi son derece önemlidir.

         2. Beyazlatmanın ikinci ve daha önemli tatbikatı kürkten boya pigmentlerinin giderilmesi, tahribi veya azaltılması ile ilgilidir. Böylece koyu renkli kürkleri soluk veya açık renklere boyamak mümkün olabilmektedir. Bu metod sayesinde her türlü kürkü istenilen renge boyamak kabil olmaktadır. Açık renkli ve pastel tonlardaki kürklerin azlığı pigment beyazlatması işleminin önemini arttırmaktadır. Açık gri, bej gibi renklerin elde edilebilmesi için yüksek derecede bir renk giderme gerekebilir. Bu sebeple pigmentlerin hemen hemen beyazlık elde edilinceye kadar azaltılması gerekir. Ancak bunu yaparken kürkün lifinin ve derinin strüktür ve fiziksel özelliklerinin bozulmaması son derece önemlidir. İyi bir beyazlatmanın kürk lifinin parlaklık, mukavemet, elastikiyet ve absorbsiyon kapasitesine pek az etkili olması gerekir. Aynı zamanda derinin tutumu, mukavemeti ve katlanabilirliğinin de bozmamalıdır.

         Beyaz kürklerde kullanılan indirgen maddelerin melanin pigmentine pek az etkisi vardır. Mesela ermin kuyruğunun siyah ucu, beyaz vizonun siyah liflerin indirgen maddenin beyazlatmadan indirgenmez.

         Renkli kürklerin beyazlatılması hidrojen peroksit esasına dayanan oksitleyici maddelerle yapılır. Örneğin perboratlar, persülfatlar, perkarbonatlar ve metalik peroksitler gibi. Bu peroksijen bileşikleri nötr, hafif asit veya alkali solüsyonlarda kullanılabilir. pH 4-10 arasında değişir. Hidrojen peroksit çok reaktif bir maddedir. Eriyikleri birçok maddelerle kolaylıkla Dekompoze olur. Ticari solüsyonlar dekompozisyonu geciktiren kimyasal maddelerle stabilize edilmiştir. Bu solüsyonlar 10-20 vol. Sulandırılmış olabileceği gibi 100-130 vol. Konsantrede olabilir. Son yıllarda stabilize konsantre peroksit imalatı kürkçüler tarafından kullanılmasını arttırmıştır.

         Beyazlatma için kullanılan hidrojen peroksit solüsyonları peroksidin optimum pH ve sıcaklık şartlarında yavaş dekompozisayonuna dayanır. Bunun için stabilizatörler ve aktivatörler kullanılır. Stabilizatörler sodyum prafosfat, magnezyum sülfat, boraks, sodyum silikat, sodyum oksalat ve bazı organik maddelerdir. Aktivatörler ise genellikle sodyum karbonat, sodyum hidroksid ve amonyak gibi alkalilileridir. Ticarette 8-9 arasında pH sağlayan sodyum oksalat ve sodyum prafosfat karışımı stabilizatörler vardır.

        

         KATALİTİK BEYAZLATMA

 

            1920 lerde katalitik beyazlatmanın bulunması ile kürk beyazlatmada büyük değişiklikler sağlandı. Metodun esası önceden, mesela çözünebilir demir tuzları gibi madensel orijinli maddelerle korunan liflerin beyazlatılmasından ibarettir.

         1925 de Amerika’da alınan orijinal patent 3 saat sodyum karbonatla öldürme ve %0.5-5 lik ferro sülfatla Mordanlama, amonyum klorid gibi bir stabilizatör ilavesinden sonra hidrojen peroksit, sodyum peroksit veya perboratlarla beyazlatmaktan ibarettir. Verilen bir örnek tabii kahverengi koyun derisinde bej renk elde etmek için mordan maddeleri koruyucu maddeler olarak düşünülmüştür.

         Marmot beyazlatması için Rusya'da uygulanan bir beyazlatmada formaldehitle tuz sepisini müteakip sodyum hidrusülfit kullanıldığı daha sonra litreye 6 gr. hesabıyla ferro sülfat, hidrusülfit ile Mordanlama ve litreye 30 ml. %30 luk H 2 O 2 ihtiva eden bir boyamada pH yi 7.5-7.7 e getirmek üzere 8 ml. amonyak ilavesi ile dada sonra 28-30°C de 6.3-6.7 ye düşürüp 3.5 saat beyazlatma uygulanmaktadır. Katalitik beyazlatmanın dört safhası vardır.

 

         1. Öldürme (killing)

         2. Demir tuzları ile mordanlayarak katalizör etkisi

         3. Peroksijenle beyazlatma

         4. Apre

 

KUZU VE KOYUN POSLARININ İŞLENMESİ

 

Son yıllarda kuzu derilerinin kürk olarak işlenmesi o derece gelişme göstermiş durumdadır ki hemen hemen kürkçülüğün yanında ayrı bir endüstri haline gelmiştir. Bu alanda süratli gelişmeler aslında yünün formaldehitle muamelesi işleminin ortaya çıkarılmasıyla sağlanmıştır. Formaldehit tatbik edilen yün lifleri parlar, ıslandığı zaman kıvrılmaz. Bu maksatla ilk alınan patente göre formaldehit tatbiki 2 tarzda yapılabilir.

 

         a. 1 litreye 30 gr. salisilik asit, 150 ml formaldehit ve 10 gr. aliminyum klorür     b. 1 litreye 50 gr. üre, 50 gr. gliserin ve 20 gr. tartarik asit

 

Gerekli mekanik ekipmanların geliştirilmesi sonucu parlatılmış, kırkılmış ve boyanmış kuzu derileri çeşitli kürk giyim eşyalarının yapımında geniş çapta kullanılmaya başlanmıştır. Bu şekilde işlenmiş kürklere çeşitli isimler verilmektedir. Mesela A.B.D. de Mouton = Muton, Fransa da Mouton Dore İngiltere de Beaver Lamb, Maceristan da Pannofix.

Koyun ve kuzu derilerin kürk olarak işlenmesi özel teknik isteyen bir iştir. Bunun sebebi kısmen ham maddenin yapısı, kısmen de yün liflerine tatbik edilmesi gereken özel işlemlerden dolayıdır. Koyun ve kuzu postlarından oldukça ağır ve kalın bir kürk elde edilir. Halbuki, giyim eşyası olarak kullanılacak kürklerin hafif olması istenir. İşlentinin de ütülemede uygulanan sıcaklığa cevap verecek tarzda yapılmış olması gerekir. Deride sırça tabakası etli kısma nazaran daha az elastiktir ve kolayca zarar görebilecek durumdadır. Etli kısım ise yumuşak, elastik ve oldukça mukavimdir.

Ham kuzu derilerin ıslatılmasında sırça katının ıslatılmış olmasından emin olmak gerekir. Islatma genellikle 2 safhada yapılır. ilk safhada çalkalama yapılmaz. İkinci safha ise pervaneli teknelerde yapılır. bu safha yıkamada tatbik edilir. Bu safha diğer kürklü derilerin işlenmesinden farklıdır. Çünkü yün, diğer kürklerden farklı olarak yağıltı ihtiva eder. Yün yağı %50 oranda, yüksek moleküllü alkoller, muma benzer esterler ihtiva eder. Bunların yumuşama noktası 40-46˚C civarındadır. Derinin kendiside yüksek oranda yağ ihtiva eder ki bunların yıkanarak giderilmesi gerekir. Yağ hücreleri normal olarak sırt çizgisi, baş boyun ve but’da konsantre olmuştur. Bu bakımdan derilerin durumuna göre yıkamanın 2-3 defa tekrarlanması gerekir. Yıkama banyosunun sıcaklığı genellikle lanolinin yumuşama noktası olan 40˚C civarında olmalıdır. Kullanılan deterjanın sulfonisyon derecesi, emulsifiye derecesine direkt olarak etkilidir.

Kuzu postlarındaki, yıkama ile giderilemeyen suda çözünmeyen maddelerin giderilmesi için özel pıtrak kırıcılar kullanılır. Etleme geniş bıçaklı makineler de yapılır. diğer bir özel işlem ise kırkmadır. Özel kırkım makinelerin de   kürkün lifleri istenen yükseklikte kırkılır. Kırkımdan sonra deriler pikle edilir ve sepilenir. Tatbikatta fabrikadan fabrikaya bazı değişiklikler olabilir. Piklaj sülfirik, hidroklorik, formik veyalaktik asitle yapılır. Çünkü döner ütünün sıcaklığına ancak kromla işlenmiş deriler dayanabilir. Kromlanmış deride krom muhteviyatı kuru ağırlık üzerinden %1.5 Cr 2 O 3  olacak şekilde uygulanır. Bu konuda toplam krom muhteviyatından ziyade kromun deride düzgün bir şekilde dağılmış olması önem taşır. Gerek sırça, gerekse deri tabakasının aynı derecede sepilenmiş olması gerekir. Sırça katı yeterli şekilde sepilenmezse bu durum, deri sıcaklık ve basınç etkisinde kalınca, çatlaklar meydana gelmesine sebep olur. Düzgün bir krom dağılımı yeterli ıslatma ve piklajla sağlanabilir. Bu suretle deri tabakaları kromlanmadan önce aynı pH da olurlar. Bu bakımdan kuzu postlarını işlenmesinde kromlamadan önceki safhalar büyük bir dikkatle yürütülmektedir. Çünkü deri bir kere kromla sepilendikten sonra hataları gidermek mümkün olmamaktadır. Bu sebepten işlentinin büyük safhalarında kontrol büyük önem kazanır.

Kromlamadan sonra deriler yağlanır. Bu maksatla kürkçülükte kullanılan sulfone balık yağı, sığır paça yağı ve son zamanlarda sulfite yağlar kullanılmaktadır. Kuzu deri yağlandıktan sonra kontrollü şartlarda kurutulur, dolaplanır ve çubuklanır. Bu safhada boyanmaya uygunluk bakımından derilerin sınıflandırılması gerekir. Formaldehit ve asit tatbiki hariç, boyamaya hazırlık için yapılan diğer işlemlerin hepsi mekanik işlemlerdir. Bu hazırlık işlerinde ütüleme, kırkım ve tarama makineleri en önemli rolü oynarlar postlar kırkım makinesinden geçirilerek liflerin yüksekliği 16-18 mm ye indirilir. Tarama, lifler arasındaki yabancı maddeleri giderir ve birbirine geçmiş durumdaki lifleri açar. Ütü, tarak, kırpma işlemleri istenen düzgünlük elde edilinceye kadar tekrarlanır. Bundan sonra kimyasal işlem uygulanarak ütü yapılır. ütünün sıcaklığı 180-220 ˚C arasındadır. Bunun üzerindeki sıcaklıklarda yünün rengi bozulur.

Yün üzerine formaldehit tatbikinde muhtemelen keratinin hidrofilik grupları parçalanır ve bloke edilir. Bu gruplar ıslak halde lifin kıvrımlı olmasını sağlayan gruplardır. Bu etkiler farmoldehitle ortadan kaldırılır. Bunlar kimyaca imino ve amino gruplarıdır.

 

MESLEK HASTALIKLARI

 

Kürk işleyen ve fabrikaların boyama bölümünde çalışan kimselerde bazı meslek hastalıklarına rastlanabilir. Parafedilen diamin ve diğer Ursol’ ların kürk ve liflerin boyanmasında kullanılmaya başlamasıyla birlikte kürk boyama fabrikalarında çalışan işçiler, Ursollerle boyanmış kürkleri giyenler ve bilhassa saçlarını parafedilen daiminle boyatan hanımlar arasında akzama adı ile bilinen deri hastalıklarının ve bazı hallerde astım hastalıklarının arttığı tespit edilmiştir.

Yapılan araştırmalar sonunda parafedilen diamin ve diğer oksidasyon boyalarının alerji meydana getirdikleri anlaşıldığından kürk boyama fabrikalarında çalışanlar için aşağıdaki koruma tedbirleri öngörülmüştür.

 

1.       İşçiler kauçuk eldiven kullanmalıdır.

2.       Toz halindeki boyaların tartılması ve kullanılması esnasında boya tozlarının solunum yoluyla vücuda alınmaması için maske kullanılmalıdır.

3.       Boyaların tartım işi bir davlumbaz altında yapılmalıdır.

4.       Boyanın kürkler, üzerlerinde boya arttıkları kalmayıncaya kadar iyice durulanmalıdır.

5.       İşçiler alerji testinde tabi tutulmalı, hassas oldukları tespit edilenlerin boya dairesinde çalıştırılmasına izin verilmemelidir.

 

Bu tavsiyelere dikkat edildiği takdirde ortaya çıkabilecek sorunlar büyük çapta azaltılabilir. Deride meydana gelen tahrişin sebebinin parafedilen daiminin ilk oksidasyon ürünü olduğu ileri sürülmektedir. Bu nedenle safhanın dışında oksidasyon boyalarının deri hastalıklarına sebep olmadığına inanılmaktadır. Keza parafedilen diaminin bir zehir etkisinde olmadığı da kesinlikle tespit edilmiştir. Oksidasyon boyalarına hassas şahıslarda görülen alerjik reaksiyonlar, yağlar, bikromatlar, kalsiyum klorür ve diğer çeşitli kimyasal maddelerden dolayı görülen alerjik reaksiyonların aynıdır. Nadir olarak görülen astım ise, çiçek tozları ve tüylere hassas şahıslarda görülmektedir. Bütün bunlara rağmen son yıllarda bu hastalıklar gittikçe azalmaktadır. Bunun çeşitli sebepleri vardır. Örneğin kürklerin boyanmasında daha dikkatli çalışma, açık renk kürklere karşı talebin çoğalması ve bağışıklığın artması bunu sağlayan sebepler arasında görülmektedir.

Solunum sisteminde görülen reaksiyonlar oksidasyon boyalarına hassas şahıslarda burun kaşıntısıyla başlar ve giderek, ursol sümüğü, ursol öksürüğü ve bronşial katarak ve ursol astımı şekline dönüşebilir. Oksidasyon boyaları ile temasta bulunan çevreden bir süre uzaklaşıldığında bu hastalıklar herhangi bir yan etki bırakmadan kaybolmaktadır.

Diğer taraftan kürk imalathanesinde etleme işinde çalışanların ellerinde bir takım yüzeysel yaralar, tırnaklarında şekil bozuklukları, yeni işçilerin tırnaklarına iltihaplanmalar meydana gelebilir.

 

         KÜRK GİYİM EŞYALARININ MUHAFAZASI VE BAKIMI

 

         Günümüzün modern teknolojisi sayesinde, kürk giyim eşyaları, diğer kumaşlardan daha iyi bir giyim maddesi haline gelmiştir. Eskiye nazaran bugün ağırlık bakımından daha hafiftir. Yeni yetiştirme teknikleri sayesinde çok değişik tabii renkler ortaya konulmuştur.

         Normal olarak işlenmiş bir kürk herhangi bir kimsenin gardorolabundaki bütün giyeceklerden daha uzun ömürlüdür. Kürk çok dayanıklı olduğundan örneğin uzun seneler manto halinde kullanıldıktan sonra modeli değiştirilerek ceket haline getirilebilir, yahut elbiselere garnitür yaptırılabilir.

         Kürk satın alırken göz önünde bulundurulacak en önemli nokta onun ne zaman ve nerede giyileceğidir. Eğer her gün giyilecek bir kürk düşünülüyorsa sağlık ön planda gelir. Özel bir akşam üstü kıyafeti için daha pahalı bir kürk düşünülebilir. Kısa lifli kürkler kaide olarak uzun liflere nazaran daha dayanıklıdır. Diğer bir faktör kürkün nasıl muhafaza edileceğidir. Genel olarak iyi kalite bir kürk aşağıdaki özellikleri ile tanımlanır.

1.       Parlaklık

2.       Düzgün bir renk

3.       ince alt liflerin sıklığı

4.       ipeğimsi bir tekstür

5.       yumuşak bir deri

kürk giyim eşyalarının başlıca düşmanları güve larvalarıdır. Kanatlı hale gelmiş güveler zarar vermez. Fakat bunun yumurtalarından çıkan güveler zararlı olurlar. Güveler genellikle sıcak mevsimlerde daha zararlı olurlar. Ancak sıcak odalarda faaliyetleri kışında devem edebilir.

         Kürk giyim eşyalarının kürkçüden alındığı günkü güzelliği ile uzun süre dayanmasını sağlamak için kullanılma ve saklanmaları esnasında bazı basit tedbirlerin alınması gerekir.

1. Kürk giyim eşyaları hiçbir zaman sıcakta tutulmamalıdır. Sıcaklık hem deriyi hem de kürkü gevrek bir hale getirir.

2. Kürk hiçbir zaman taranmamalı, fırçalanmamalıdır. Gerektiğinde sadece silkelemek yeterlidir.

3. Kürk giyim eşyalarının üzerine sürtünme etkisi yapabilecek ağır mücevherler takılmamalıdır. Çiçek ve mücevher iğnelenmemelidir.

4. Kürk, herhangi bir nedenden dolayı kısmen ıslandı ise serin ve havadar bir yerde kurumaya bırakılmalıdır. Kürkü bir kürkçüye götürmek daha iyi olur.

5. Kürk, gardroba asıldığı zaman geniş omuzluklu askılar kullanılmalı, kıvrılıp bükülmesine meydan vermemelidir.

6. Haşerelere karşı kullanılan spreyler kürke tatbik edilmemelidir. Güvelerden korunmak için naftalin ve benzeri maddeler kullanılmalıdır.

7. Kürkün temizlenmesi gerekiyorsa, her temizleyicinin bu işi yapmayacağını bilmek gerekir. Bu işlemi anlayan özel temizleyiciler yoksa en iyisi kürk işleyen bir fabrikaya götürmek gerekir.

8. Sıcak havalarda güve ve diğer zararlara karşı rutubeti sabit dolaplarda muhafaza etmek en doğrudur.

9. Kürkün yırtık ve sökükleri vakit geçmeden tamir ettirilmelidir.

10. Kürk üzerine kolonya, parfüm vb. sürülmemelidir. Alkol deriyi kuruttuğu gibi sırça liflerini de sertleştirir.

11. Kürkü plastik muhafazalar içinde uzun süre saklamamalı veya plastik muhafazadaki kürkleri zaman zaman havalandırmalıdır.

Bu küçük noktalara dikkat edildiği taktirde kürk giyim eşyaları uzun süre kullanılabilir. Bir çok memleketlerde gerek satıcılara gerekse tüketicilere yardımcı olmak bakımından kürk giyim eşyası ticaretinde etiketleme mecburiyeti tatbik edilmektedir. Örneğin, ABD’de fatura, etiket ve reklamlarda 5 dolardan fazla satılan her mal için aşağıdaki tanıtıcı bilgilerinin verilmesi şart koşulmuştur.

1.       İSİM: Hayvanın hakiki İngilizce ismi belirtilecektir.

2.       ORİJİN: İthal edilmiş bütün kürkler için orijini olan memleket ismi belirtilecektir.

3.       İŞLEME ŞEKLİ: Bu başlık altında, kürkün beyazlatılıp beyazlatılmadığı boyanıp boyanmadığı ve uç boyanması yapılıp yapılmadığı açıklanacaktır.

4.       Kaçıncı el olduğu kullanılmış olup olmadığı belirtilecektir.

 

 

         KAYNAKÇA:  

         Ege Üniversitesi Merkez Kütüphanesi Turgut YAZICIOĞLU KÜRK TEKNOLOJİSİ